1.1.13

Adnan Oktar'ın avukatı Kerim Kalkan'a açık mektup

Sayın Kalkan,

Bu blogda müvekkiliniz Adnan Oktar'ın (nam-ı diğer Harun Yahya) kitaplarında ve internet sitelerindeki yazılarındaki bazı yanlışları bilimsel kanıtlarıyla birlikte göstereceğim. Yazılarda hiçbir şekilde hakaret olmayacak. Ama ortada uydurulmuş birşey varsa bu uydurmadır diyeceğim yani gerçeği ortaya koyacağım. Aynı şekilde eğer bir bilim adamının sözünü değiştirip sunmulmuşsa bunu da açık açık göstereceğim ve burada böyle bir çarpıtma yapılmış diyeceğim. Heralde Allah korkusu olan müslümanlar olarak Adnan Oktar ve sizler böyle birşeye karşı çıkmazsınız. Yani iyi ahlaklı olmaya çalışan müslümanlar olarak sizlerin, bir bilim adamının sözü bilinçli olarak çarpıtılmışsa ve ben bunu gösteriyorsam bunun iyilik ve doğruluk adına yapılan iyi birşey olduğunu düşüneceğinizi tahmin ediyorum. Umarım yanılmıyorumdur.

Eğer yazılarımda Adnan Oktar'a veya müvekkili olduğunuz başka birine hakaret olduğunu veya TCK'ya göre suç olduğunu düşündüğünüz birşey olursa hemen mahkeme başvurmayın. Gelin bu başlıkta veya ilgili yazının yorum bölümünde bana bildirin veya e-mail (sol kolonda iletişim adresimi bulabilirsiniz) ile hangi yazının hangi bölümü konusunda rahatsızsanız bana iletin. Ben de yazımı tekrar gözden geçireyim ve eğer gerçekten söylediğiniz gibi bir durum varsa yazımı değiştireyim. Mahkemeye gidip site kapattırmakla uğraşacağınıza isteğinizi bana medeni bir şekilde iletin, ben gerekeni yaparım.

Saygılar,

Da Vinci
16.01.2008

13.7.08

Yine engellendik

İki gün önce Sansürcü zihniyet güçlenmeye devam ediyor demiştim. Bugün, yani bu yazımdan iki gün sonra Bilim-Felsefe-Din ve Yaratılışçılara Cevaplar bloglarım "mahkeme kararıyla" engellenmiş. Peki ortada gerçekten bir "mahkeme kararı" var mı? Eğer DNS sunucularında engellemeyle ilgili değişikliği yapan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin avukatlarıyla kurduğum temas sonucunda pek muhterem avukatımız teşrif eder de cevap verirse, mahkeme kararı gerçekten var mı yok mu, varsa içeriği nedir öğrenebileceğim.

Anlaşılan Adnan Oktar'ın avukatı Kerim Kalkan'a yaptığım çağrı bir işe yaramadı. Onlar yine dürüstçe karşıma çıkıp şu yazdıklarında hakaret var bunları kaldırmanı talep ediyoruz diyemedi ve mahkeme kararıyla siteyi engellettiler. Artık bu mahkeme de nasıl bir mahkemeyse heralde hakim kanunlarda Harun Yahya'nın yanlışlarını göstermenin suç olduğunu belirten bir madde falan var sanıyor heralde.

4.7.08

At, evrimi en iyi bilinen türlerden biridir

bilim.ve.gelecek.38 Fosiller, bize atın evriminin çok karışık bir yol izlediğini ve kökeninin milyonlarca yıl öncesine, Eosen'e kadar uzandığını göstermektedir. Özellikle Kuzey Amerika'da bol miktarda bulunan fosiller, atların buradan türediğini, daha sonra Asya'ya geçtiğini, Amerika'da kalanların Pleistosen'de salgın bir hastalık nedeniyle ortadan kalktığını kanıtlamaktadır. Bugün Amerika'da yaşayan atlar daha sonra Avrupa'dan getirilen atlardan üretilmiştir.

Prof. Dr. Ali Demirsoy
Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü

Fosiller, bize atın evriminin çok karışık bir yol izlediğini ve kökeninin milyonlarca yıl öncesine, Eosen'e kadar uzandığını göstermektedir. Özellikle Kuzey Amerika'da bol miktarda bulunan fosiller, atların buradan türediğini, daha sonra Asya'ya geçtiğini, Amerika'da kalanların Pleistosen'de salgın bir hastalık nedeniyle ortadan kalktığını kanıtlamaktadır. Bugün Amerika'da yaşayan atlar daha sonra Avrupa'dan getirilen atlardan üretilmiştir.

Fosillerin incelenmesinden anlaşıldığı kadarıyla, atın evriminde belirli bir yol izlenmiş; fakat bu yolda birçok dallanmalar ortaya çıkmıştır. Bu yan dalların birçoğu doğal seçme ile ortadan kaldırılmıştır. Atın evriminde birinci derecede üyelerin ve dişlerin, aynı zamanda vücut büyüklüğünün değiştiğini görüyoruz.

Yazının devamı ->>

Harun Yahya'nın böcekleri

bilim.ve.gelecek.39Harun Yahya'nın canlıları sınıflandırması Aristoteles döneminden kalma. Harun Yahya için bilimsel sınıflandırma metotlarının hiçbir önemi yok. Öte yandan Atlaslarda kaba hatalar ve çarpıtmalar da var. Böcek dedikleri böcek değil. Familyalar birbirine karıştırılmış. Hayat döngülerinde pupa aşaması olmayan canlıların pupalarından söz ediliyor. İşte bu tür örneklerden bir demet.

B. Mehmet Özer

Canlıların sınıflandırılmasına dair en eski çalışma, Yunanlı filozof Aristoteles tarafından yapılmıştır. Aristoteles, günümüzden yaklaşık 2300 yıl önce yaptığı sınıflandırmada canlıları yaşam ortamlarına göre (havada, karada ve suda yaşayanlar) gruplandırmıştır. O gün için bu sınıflandırma, ilerici bir özellik taşıyordu. Canlıları "benzer" özelliklerine göre sınıflandırarak onları daha sistemli bir şekilde incelemeyi amaçlıyorlardı.

Aristoteles'ten sonra da birçok filozof ya da doğa bilimci canlıları sınıflandırdı. Bu sınıflandırmalarda canlıların çeşitli "benzerlikleri"nden yararlandılar. Kimi yaşam alanlarına, kimi beslenme özelliklerine, kimi de biçimsel (morfolojik) özelliklerine göre sınıflandırdı canlıları. Ancak modern sınıflandırma, biraz önce söz ettiğimiz "görünen" niteliklerin ötesinde gen dizilimleri gibi "görünmeyen" nitelikleri kullanmaktadır. Çünkü yaşam alanları ve beslenme özellikleri bir yana morfolojik özellikler dahi canlıların sınıflandırılmasında yanıltıcı olabilir. Örneğin, bazı canlılarda erkeklerle dişiler arasında morfolojik olarak o kadar büyük fark vardır ki bu canlıların erkek ve dişileri uzun süre biyologlar tarafından farklı türler zannedilmişlerdir. Diğer yandan, sibling (kardeş) türler birbirlerine morfolojik olarak oldukça benzemelerine rağmen farklı türlerdir.

Yaratılış Atlası'nın sistematiği

Bu kısa girişten sonra, Harun Yahya'nın Yaratılış Atlası'ndaki sınıflandırmaya bakalım isterseniz. İki ciltten oluşan bu atlas büyük ölçüde (neredeyse tamamen) fosil ve o fosillerin aynısı olduğu iddia edilen yaşayan canlıların fotoğraflarından oluşuyor. Atlas'ın ilk ciddinde fosiller, dünya üzerinde bulundukları iddia edilen bölgelere göre gruplandırılmış. İkinci ciltte ise fosiller, "kara hayvanlarına", "deniz canlılarına", "kuşlara", "bitkilere" ve "böceklere" ait olmak üzere beş grupta toplanmış. Şimdi bu grupları biraz daha yakından inceleyelim:

Yazının devamı ->>

15.4.08

Debunking Harun Yahya (bölüm 10 eklendi)

Bu video serisinde YouTube'dan Cap'n Ordinary isimli kullanıcının hazırladığı Yaratılış Atlasının (Cilt II) sayfa sayfa analiz edilişini izleyebilirsiniz. Yanlışlar, hayaller, çarpıtmalar, saçmalıklar, uydurmalar... Hepsini bu video serisinde bulabilirsiniz.


Buradan izlemekte zorluk çekenler için videoların direk linklerini veriyorum:

3.2.08

Fosil dolandırıcılığı ve sahte fosiller

Paleo Direct isimli fosil satış sitesinde fosil dolandırıcılığı ve sahte fosillerle ilgili çok ilginç bir bölüme rastlandım. Sahte fosillerin ticari fosil piyasasında ne kadar büyük bir sorun haline geldiğinden bahsediyorlar. Fosil satın alacak olanlara gerçekten tecrübeli ve bilgili aracıların tavsiyesiyle fosil almalarını öğütlüyorlar. Ayrıca sitelerinde yapılan en yaygın sahtekârlıklardan da bahsediyorlar. Özellikle Çin'den gelen fosiller konusunda herkesi uyarıyorlar. Sadece Çin'den gelen sahte fosillerle ilgili ayrı bir bölüm bile yapmışlar. Çinlilerin kullandıkları metodlardan da bahsediliyor bu bölümde. Merkezden uzak köylerde bu iş adeta bir endüstri haline gelmiş Çin'de. Fakir köylüler için sağlam bir gelir kaynağı olmuş. Normalde Çin kanunlarına göre çıkarılan fosillerin Çin dışına çıkarılması yasak. Bu sebeple bu fosiller kara borsada satılıyor ve Çinliler bu işten oldukça iyi para kazanıyorlar.

1999 yılında bazı bilim adamları ve National Geographic dergisi yetkilileri de Çin'den gelen Archaeoraptor ismi verilen sahte fosille kandırılmışlardı (Nature ve Science dergileri aynı makaleyi yayımlamayı reddetmişlerdi). Hal böyle iken sıradan insanların veya koleksiyoncuların bu sahte fosillere aldanmaları çok doğal.

Yine aynı sitede modern memeli kafataslarının fosilmiş gibi satıldığıyla ilgili bir bölüm var. Genelde 10.000 yıldan daha az yaşta olan (bu nedenle fosil sayılmayan) modern memeli kafataslarının bazı metodlarla daha eskiymiş gibi gösterilerek insanların kandırıldığını söylüyorlar.

Ayrıca New Scientist dergisinin Şubat 2000 sayısında Çin'den gelen sahte fosillerle ilgili bir makale (F is for Fake) bile yazıldığını belirtmişler. Bu makalede ünlü bir paleontolog olan Larry Martin'in Çin'de bulunduğu söylenen fosillerle ilgili şu sözlerine yer veriliyor: "...şu anda X-ray'de görene kadar hiçbir fosile güvenmiyorum!". Bu sözler durumun ne kadar vahim olduğunu göstermesi açısından oldukça önemli.

Sahte fosiller ortalıkta kol gezerken Harun Yahya'nın Yaratılış Atlası kitabından bahsetmeden geçmek yanlış olur. Bu kitaptaki kara memelilerine ait fosillerin neredeyse tamamı sadece kafatasından oluşuyor ve her ne hikmetse neredeyse tamamı Çin'den (buraya ve buraya bakınız). 80-90 milyon yıllık kaplan, leopar, kurt, sırtlan, ayı vb. kafatasları sunuluyor ve bunlar evrimin olmadığının kanıtı olarak gösterilmeye çalışıyor. Bu noktada insanın aklına acaba yukarda anlattığım sahte fosil endüstrisi ile Yaratılış Atlası'ndaki fosiller arasında bir bağlantı var mıdır sorusu geliyor. Sizce var mıdır?

Bu arada Yaratılış Atlası'ndaki fosillerle ilgili yazdığım birkaç yazının linkini vereyim:
Not: Bu yazının orijinali 18.08.2007 tarihinde yayımlanmıştır.

14.11.07

Harun Yahya’nın hayali fosilleri (bölüm 3)

Harun Yahya’nın hayali fosilleri bitmek bilmiyor. Bu sefer de aşağıdakilerin her ikisinin de ringa balığı olduğunu, tamamen aynı olduğunu ve yaklaşık 50 milyon yıldır hiç değişmediğini söylüyor.

İlk olarak fosilin ne olduğuna bakalım. Fosildeki canlı Diplomystus cinsine dahildir. Bu cinsin hangi takıma dahil olduğuna bakalım: Ellimmichthyiformes.

Şimdi de alttaki resimde görülen balığa bakalım. Resimdeki balık Harun Yahya’nın dediği gibi ringa balığı yani Clupea cinsine dahil. Peki ringa balığı fosildeki canlı ile aynı takımda mı? Ringa balığı Clupeiformes takımında. İki canlı da Actinopterygii (Işısal yüzgeçliler) sınıfında olmasına rağmen bu sınıfın farklı takımlarında yer alıyorlar: Biri Ellimmichthyiformes diğeri Clupeiformes takımında. Görüldüğü gibi Harun Yahya bilimsel sınıflandırmada bırakın aynı familyada, cinste veya türde olmayı daha aynı takımda bile olmayan canlıları tamamen aynıymış gibi göstermeye çalışıyor. Bunun memelilere uyarlanması şuna benziyor. Memeliler bir sınıftır ve primatlar ile etçiller bu sınıfın altındaki birçok takımdan ikisidir. HY'nin farklı iki takımdaki canlıyı alıp bunlar tamamen aynı demesi, bir goril ile bir kaplanın tamamen aynı olduklarının söylenmesi gibi birşey oluyor veya bir şempanze ile bir ayının. Yani HY'nin bize tamamen aynı diye sunduğu balıklar aslında anatomik, fizyolojik ve genetik olarak çok farklılar. Resimlerine bakınca benzermiş gibi gözüktüğünü düşünebilirsiniz ama görüldüğü gibi işin aslı hiç de öyle değil.

Serinin diğer bölümleri:

Not: Bu yazının orijinali 10.08.2007 tarihinde yayımlanmıştır.

13.11.07

Harun Yahya’nın hayali fosilleri (bölüm 2)

Harun Yahya’nın hayali fosilleriyle ilgili önceki yazımda hayali bir leopar kafatasından bahsetmiştim. Bu yazımda ise levrek olduğu iddia edilen bir fosili ele alacağım.

Harun Yahya, Yaratılış Atlasında bu resimdeki fosilin ve alttaki canlının levrek olduğunu ve ikisinin tamamen aynı olduğunu, levreklerin 50 milyon yıldır hiç değişmediğini, bunun da evrim teorisinin yanlış olduğunu gösterdiğini iddia ediyor.

İlk olarak bu resimdeki canlıların ne olduğunu bakalım. Resimde fosili olan canlı Phareodus testis. Bu canlı bilimsel sınıflandırmada Osteoglossiformes (kemikli dilliler) takımına dahildir. Alttaki resimde görülen canlı ise Lepomis macrochirus ([1][2]) türüne ait ve bilimsel sınıflandırmada Perciformes (levreksiler) takımında bulunuyor. İki canlının farklı takımlarda olması birbirlerinden oldukça farklı olduklarını açıkça göstermektedir. Yani ortada Harun Yahya’nın iddia ettiği gibi ikisinin de levrek olması gibi bir durum söz konusu değil. Fosili görülen canlı levreksiler takımında bile değil.

Peki alttaki resimde gördüğümüz canlı levrek mi? Maalesef değil. Harun Yahya onu da tutturamamış. Lepomis macrochirus Levreksiler takımına dahil olmasına rağmen Moronidae (Levrek) ailesinde (familyasında) değildir Centrarchidae ailesine dahildir.

Yaratılış Atlası (Harun Yahya’nın evrimle ilgili diğer tüm kitapları gibi) baştan sona bu tip önemli yanlışlarla dolu. Zaman buldukça bunlara değinmeye çalışacağım.

Serinin diğer bölümleri:

Not: Bu yazının orijinali 08.08.2007 tarihinde yayımlanmıştır.

12.11.07

Harun Yahya’nın hayali fosilleri (bölüm 1)

Heralde aranızda Harun Yahya’nın Yaratılış Atlası kitabını duymayan yoktur. Hani şu Avrupa ve Amerika’da okullara ve bilim adamlarına bedava olarak gönderilen yaklaşık 6 kg ağırlığındaki kitap. Hani şu bilim adamlarının çok etkilendiği ve Harun Yahya’ya göre okuyan herkesin evrim teorisinin yanlış olduğunu kabul ettiği kitap.

Bu kitaba HY’nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Kitabı incelerseniz göreceğiniz şey şudur: HY bir fosil resminin yanına bugün varolan bir canlının resmini koyar. Resmin altına fosilin bulunduğu yeri ve tahmini yaşını yazar (Fosille ilgili hiçbir katalog bilgisi yoktur. Yani fosille ilgili herhangi bir araşırma yapma olanağınız yok. Fosillerde en önemli belirleyici unsur fosilin katalog numarası ve daha da önemlisi buluş yapan bilim adamlarının fosile verdiği özel isimdir. Fosiller bu etiketleri ile tanımlanır. Ama HY kitabındaki yüzlerce fosilin hiçbiri için böyle bir bilgiyi vermiyor. Sanırım kimsenin bunların peşine düşüp araştırmasını istemiyor. Bunu söylediklerin doğru mu yanlış mı olduğunun araştırılmaması veya araştırılmasının mümkün olduğunca zorlaşması için yaptığını düşünüyorum.). Daha sonra bunların altında da bu fosil ile resimdeki canlının tamamen aynı olduğunu, hiç değişmemiş olduğunu, evrimcilerin söylediklerinin yalan olduğunu söyler ve bu sebeple evrimin olmadığını iddia eder. İşte bu şekilde bütün kitap boyunca aynı hikayeyi dinliyoruz HY’den.

Kitabı incelerken fosillerden bir tanesi gözüme çarptı. 148 ve 149. sayfalarda 89 milyon yıllık bir leopar kafatası olduğu iddia edilen bir fosil var.

Bu tamamen hayal ürünü bir fosil. Ortada katalog numarası, fosil adı veya bu buluşla ilgili bilgi veren herhangi bir referans olmadığı için bu resimdeki fosilin gerçekte ne olduğunu malesef araştıramıyoruz. Ama emin olduğumuz birşey var. Eğer bu gerçekten bir leopar fosili ise HY’nın verdiği 89 milyon tamamen uydurma. En eski leopar fosilleri yaklaşık 3.8 milyon yıl öncesine dayanır. Aslan, kaplan, leopar ve jaguarları da içine alan Panthera cinsinin yaklaşık 6 milyon yıl önce birbirinden ayrışmaya başladığı düşünülmektedir. Yani bu tarihten öncesi için aslan, kaplan, leopar ve jaguar türlerinden bahsetmek mümkün değildir.

Günümüzde yaşayan tüm kedigillerin (ev kedisi ve büyük kediler dahil) ortak atalarının yaklaşık 11 milyon yıl önceye dayandığı canlıların DNA’ları üzerinde yapılan çalışmalarla anlaşılmıştır (1). Ama işin içine soyu tükenmiş tarihi kedigiller de katıldığında bu tarih daha da eskilere gider. 30-20 milyon yıl önce yaşamış olan Proailurus kedigillerin bilinen en eski ortak atası olarak kabul edilmetedir (2). Proailurus’u, 20-10 milyon yıl önce yaşamış olan Pseudaelurus takip etmiştir(2). Pseudaelurus kedigillerin bilinen en yakın ortak atasıdır.

Görüldüğü gibi 89 milyon yıllık leopar fosili bilimsel bulgularla ve verilerle tamamen çelişmektedir. Ortada böyle bir fosil yoktur. Bu tamamen hayal ürünü ve uydurma bir fosildir.

Bu kitap incelendikçe bu tür hayali fosillerden çok daha fazla bulunacağına eminim. Ama bununla kim uğraşır veya uğraşmak ister bilmiyorum.

Bu kafatasını karşılaştırmak için birkaç örnek buldum. Sadece resimlere bakarak hangisine daha çok benzediğine siz karar verseniz hangisini seçerdiniz? Ne de olsa HY de sadece resimlere bakarak karar vermiyor mu? Sizin ondan eksiğiniz ne?

1. Afrika Leoparı (Panthera pardus) kafatası
2. Sırtlan kafatası
3. Siyah ayı kafatası
4. Kısa suratlı ayı kafatası


Referanslar:
1. W.E. Johnson et al.: The Late Miocene radiation of Modern Felidae: A genetic assessment. Science 6 January 2006: Vol. 311. no. 5757, pp. 73 - 77
2. Rothwell, T. 2003. Phylogenetic systematics of North American Pseudaelurus (Carnivora, Felidae). American Museum Novitates No. 3403, 64pp.

Serinin diğer bölümleri:

Not:
Bu yazının orijinali 30.07.2007 tarihinde yayımlanmıştır.

Harun Yahya'dan masallar

Harun Yahya ekibi yeni bir masalla tekrar karşınızdayım. Terör Suçu İşleyenler Aslında Darwinisttir başlıklı bir haber yapmışlar bu sefer. Masal şöyle başlıyor:
ABD'deki en iyi küçük, günlük gazete olarak tanınan Walla Walla Union Bulletin gazetesi, 16 Eylül 2007 tarihinde Yaratılış Atlası ile ilgili bir makaleye yer verdi. Gazetenin yayıncısı Larry Duthie tarafından kaleme alınan makalede, Atlas'tan şu ifadelerle bahsedildi:
Devamında yazıdan bölümlere yer veriliyor. Burada bahsi geçen makalenin aslına buradan ulaşabilirsiniz. Masaldaki bazı hatalı çevirilere ve gerçek olayın anlatılmayan kısımlarına kısaca değineceğim. Masalda şöyle deniliyor:
... Bu kitabın adı Yaradılış Atlası. Kitabı gözden geçirdim... [kitabın] bu olağandışılığının beni büyülediğini söyleyebilirim.
Yazının aslında ise olağandışılık olarak aktarılan kısımda "weirdness" kelimesi kullanılmış yani gariplik, tuhaflık. Ayrıca üç nokta ile geçilen bölümde "baskısı ve cildi iyi olmasına rağmen size diğer kitabı - büyük olanı öneremem" diyor. Burada yazar yazısında iki kitap hakkında konuşuyor. Okurlarına önerdiği ve ilk tanıttığı kitap Luis Alberto Urrea'nın Devil's Highway isimli kitabı. Sıra Harun Yahya'nın Yaratılış Atlasına gelince bu kitabı okurlarına önermediğini söylüyor ve zaten yazının devamında da neden önermediğini açıklıyor. Ama nasıl oluyorsa Harun Yahya ekibi bu yazıyı kendileri için önemli bir başarıymış gibi göstermeye çalışıyor. Masal şöyle devam ediyor:
800 sayfanın büyük kısmı fosil fotoğraflarından oluşuyor ve bu şekliyle sergilenmek üzere sehpalarda sürekli tutulacak bir kitap kalitesinde üretilmiş. Fotoğraflar enstantane ve renkler çok güzel bir biçimde ayarlanmış...
Bu seferki üç noktalı yerde ise yazar "ama burası dengenin bittiği yer" diyor. Yani "resim ve renkler çok dengeli ama denge burada bitiyor" diyor. Masalımıza devam ediyoruz:
566’ncı sayfada örneğin günümüz mayıs sineği larvası ile bir böcek fosilinin fotoğrafını yan yana konmuş... Başlıkta diyor ki 156 ila 150 milyon yıl arasında, Son Jurasik Çağda bulunan bir fosil. "Bugün yaşayan mayıs sineği larvaları ile 156 ilâ 150 milyon yıl yaşındakiler aynı. Bu bize evrimin bir senaryo olduğunu ve bilime dayalı olmadığını gösteriyor." diyor yazar.
Burada üç nokta olan yerde ise "aynı değiller ama benzerler" diyor yazar. Yani aslında Harun Yahya'nın temel argümanının aslında yanlış olduğunu söylüyor. Haliyle aradaki bu cümleyi almamışlar. Masala devam:
Bu kitabın bir dindar tarafından yazılmış olduğu açıkça görülüyor ve gerçekten de öyle. Harun dindar bir Müslümandır.
Burada ise yazar "fundementalist" kelimesini kullanmış yani köktendinci (veya köktenci). Yani yazar Harun Yahya'yı dindar bir müslüman olarak değil köktendinci bir müslüman olarak nitelendiriyor. Masal böyle sürüp gidiyor. Hoş gözükmeyecek bölümler alınmıyor ve sanki kitap ve Harun Yahya hakkında güzel şeyler yazılmış gibi gösterilmeye çalışılıyor.

Bu arada yazının devamında yazar şöyle diyor:
Karmaşık konulardaki tüm bakış açılarını inceleyen Devil's Highway'in aksine Yaratılış Atlası dengeyi sağlayabilecek her veriyi görmezden geliyor. Örneğin kitapta tek bir dinozor fosili fotoğrafı yok.
Görüldüğü gibi aslında bu yazı bir eleştiri yazısı hem de olumsuz bir eleştiri yazısı. Ama Harun Yahya ekibi bu yazıyı alıp kesip biçerek bir şekilde kendileri adına olumlu birşeymiş gibi sunuyorlar.

Belki yaptıkları şeyden utanırlar ve buna bir son verirler diye bu yazıları yazıyorum. Ama anlaşılan bundan rahatsız olmuyorlar. Belki de "ne de olsa dava açıp bir şekilde siteye erişimi engelletiyoruz" diyerek bunu önemsemiyorlardır. Kim bilir...

Yaratılış Atlası'nın dünyadaki 'Etkileri'

Etkiler adlı Harun Yahya haberleri yapan bir blog sitesi var. Bu blogdaki New York Times'da Harun Yahya başlıklı yazıda, The New York Times'da Yaratılış Atlası kitabının dünya çapında çeşitli kurumlara ve kişilere gönderilmesiyle ilgili haberden bahsediliyor. Haberden alıntılar yapılarak Harun Yahya'nın ne kadar büyük birşey başardığı izlenimi verilmeye çalışılıyor. Ama nedense orijinal haberdeki bazı önemli bölümler es geçilmiş. Ben de size onları aktarmak istiyorum. İşte NYT'daki makalede olan ama Etkiler'deki yazıda belirtilmeyen kısımlar:
Birleşik Devletlerde henüz benzer tepkiler ortaya çıkmıyor. Diğer meslektaşları gibi posta kutusunda bu kitabı bulan Berkeley Üniversitesi'den evrimsel biyolog Kevin Padian "Biz ülkemizde buna benzer saçmalıklara alışığız" diyor.

Kitabı alanların "yalnızca boyutları ve üretim değerleri karşısında hayret ettiklerini ve içinin zırvalarla dolu olması karşısında da aynı derecede şaşırdıklarını" söylüyor.

Dr. Padian "Eski bir yengeç veya başka birşeyin fosilini görünce 'Bakın, tamamen normal bir yengeç gibi gözüküyor, yani evrim yoktur' diyor. "Neslinin tükenmiş olması onu rahatsız etmiyor gibi gözüküyor. Canlıların zaman içinde nasıl değiştiğiyle ilgili bildiklerimizi anlama yetisi yok."

Bunlar Kevin Padian'ın söyledikleriyle ilgili olup Etkiler'de nedense yer almayan bölümlerdi. Bir de Kenneth R. Miller'ın söylediği ama yine nedense Etkiler'deki yazıda yer almayan bölüme bakalım:

Eline kitap ulaşanlar kitabın içeriğinden etkilenmeseler de kitabın görünen maddi değeri karşısında şaşkınlığa uğradılar. Klasik biyoloji ders kitabı yazarlarından Dr. Miller, "Bir kitapçıya gidip böyle bir kitapla karşılaşırsanız, o kitap en az 100$ olacaktır." dedi. "Yalnızca üretim maliyetleri bile astronomik. Milyonlarca dolardan bahsediyoruz."
İşte durum böyle. Yaratılış Atlası kitabının içeriğinin tüm dünyada bilim adamları arasında önemli etkiler yaptığı yönünde yürütülen propagandanın sonu gelmiştir. NYT'deki bu haberde açıkça görüldüğü gibi bilim adamları kitabın içeriğinden değil, kitabın parasal değerinden etkilenmiş durumdalar. Üretim maliyeti bu kadar yüksek olan bir kitabın nasıl olup da bedava dağıtıldığını çözmeye çalışıyorlar. Bu maddi kaynağın nereden geldiği onlar için çok daha önemli. Ayrıca şaşkınlık içinde oldukları bir diğer nokta ise böyle pahalı bir kitabın içinin nasıl olup da bu kadar safsata ile doldurulduğu.

Bu arada yeni fark ettim de bu haberin aynısı Harun Yahya'nın kendi sitesinde de varmış. Linki tıklayıp siteye girerseniz benim yukarda aktarmış olduğum kısımların 3 nokta (...) koyularak es geçildiğini ve okurlara aktarılmadığını görürsünüz.

11.11.07

Birkaç evrim karşıtı iddianın cevapları

İddia 1: “Evrimcilerin insan ile maymun arasındaki genetik benzerlik konusunda kullandıkları bir diğer örnek ise insanda 46, şempanze ve gorillerde ise 48 kromozom bulunmasıdır. Evrimciler, kromozom sayılarının yakınlığını evrimsel bir ilişkinin göstergesi sayarlar. Oysa eğer evrimcilerin kullandığı bu mantık doğru olsaydı, insanın şempanze kadar yakın bir akrabası daha olması gerekirdi: Patates. Çünkü patatesin kromozom sayısı maymununkiyle aynıdır: 48″

Bu iddiayı kullananlar:

1. Elif Kıral, Zafer Bilim Araştırma Dergisi, http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1933
2. Harun Yahya, http://www.harunyahya.org/Makaleler/genom.html

Cevap: İlk olarak şunu belirtmek isterim ki elbette sadece kromozom sayısına bakarak canlılar arasında akrabalık olduğu sonucuna varılamaz. Daha sonra konuya girelim. Normalde kromozonların uçlarında telomer denilen yapılar vardır. Fakat yapılan araştırmalarda insanlardaki 2 numaralı kromozomun ortasında bir yerlerde telomer olduğu görülmüştür. Bu da insanlardaki 2 numaralı kromozomun iki kromozomun birleşmesiyle oluştuğunu göstermektedir. Yani insandaki kromozom 2, şempanzelerin 2A ve 2B kromozomlarının birleşimidir (1).

Ama kromozom sayısının da hiçbir anlamı yok diyemeyiz. Mesela insanda 46 krmozom varken şempanzede 146 kromozom olsaydı böyle bir akrabalıktan bahsetmek mümkün olmazdı diye tahmin ediyorum. Ama insandaki 2 numaralı kromozomun iki kromozomun birleşmesiyle oluştuğunun bilinmesi bu akrabalık tezini desteklemektedir.
%98-99′luk benzerlik kromozom sayısına bakarak değil, genom üzerinde teker teker nükleotidler incelenerek yapılan uzun araştırmalar sonucunda varılıyor. Yani patatesin veya moli balığının kromozom sayısının konuyla hiçbir ilgisi yok. Önemli olan genom içindeki genetik bilgidir. Şempanzeler ile insanlardaki benzerlik genetik bilgidedir.

İnsanlar ile büyük kuyruksuz maymunların ortak atadan evrimleştiği düşünülmektedir. Büyük kuruksuz maymunlar ailesine goriller, orangutanlar, şempanzeler ve insanlar girer. Bunların hepsinin ortak bir atadan evrimleştiği düşünülür. Bunlar içinde de insanlar ile şempanzeler en yakın akrabalardır. Bu türler arasındaki akrabalığı hem fizyolojik hem de genetik benzerliklerinden anlayabiliyoruz. İnsan genomu ile şempanze genomu çok büyük (kaba olarak %98-99 civarında) benzerlikler göstermektedir (2).

1. IJdo JW, Baldini A, Ward DC, Reeders ST, Wells RA, Origin of human chromosome 2: an ancestral telomere-telomere fusion. Proc Natl Acad Sci U S A 1991 Oct 15;88(20):9051-5
2. Chimpanzee Sequencing and Analysis Consortium (2005). Initial sequence of the chimpanzee genome and comparison with the human genome. Nature 437: 69-87. (1 September 2005)


İddia 2:
“Mutasyonlar küçük, rastgele, zararlı ve yıkıcıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Hiçbir yararlı veya yapıcı mutasyon olmamıştır ve olamaz. Bana bir tek mutasyon gösterki yapıcı olsun yıkıcı değil.”

Bu iddiayı kullananlar:

1. Cavit Yalçın, http://www.cavityalcin.com/cuma_yazilari_68.html
2. Bilim Araştırma Vakfı (BAV), http://www.bilimarastirmavakfi.org/imza_kampanyasi_ek1.html
3. Harun Yahya, http://www.darwinizminsonu.com/mekanizmalar06.html

Cevap: Sadece bir tane değil birçok örnek vereceğim buna. Hem örneği hem de bilimsel kaynağını da vereceğim.

1. Mutasyon sonucu naylonu parçalama özelliği kazanan bakteri (1).
2. Mutasyon sonucu HIV enfeksiyonlarına ve AIDS’e karşı direnç kazanan insanlar (2,3).
3. İnsan kemiklerinin daha sağlam olmasına sebep olan mutasyon (4).
4. İnsanların kalp hastalıklarına karşı daha dirençli olasını sağlayan mutasyon (5).
5. Tek hücreli yaşamdaki yeşil algin çok hücreli yaşama geçmesine sebep olan mutasyon (6).

Aslında daha da fazla örnek verilebilir ama buna gerek olduğunu sanmıyorum. Sen zaten bir tane yeterli demiştin. Gördüğün gibi yararlı mutasyonlar vardır. Zaten bu argüman da AiG’nin yaratılışçılara kullanmamalarını önerdikleri argümanlar içinde bulunmaktadır. Yani kısacası mutasyonların hepsinin zararlı olduğu kötü bir yalandan başka birşey değildir.

1. Prijambada, I. D., S. Negoro, T. Yomo and I. Urabe. 1995. Emergence of nylon oligomer degradation enzymes in Pseudomonas aeruginosa PAO through experimental evolution. Applied and Environmental Microbiology 61(5): 2020-2022.
2. Dean, M. et al. 1996. Genetic restriction of HIV-1 infection and progression to AIDS by a deletion allele of the CKR5 structural gene. Science 273: 1856-1862.
3. Sullivan, Amy D., Janis Wigginton and Denise Kirschner. 2001. The coreceptor mutation CCR5-delta-32 influences the dynamics of HIV epidemics and is selected for by HIV. Proceedings of the National Academy of Science USA 98: 10214-10219.
4. Boyden, Ann M., Junhao Mao, Joseph Belsky, Lyle Mitzner, Anita Farhi, Mary A. Mitnick, Dianqing Wu, Karl Insogna, and Richard P. Lifton. 2002. High bone density due to a mutation in LDL-receptor-related protein 5. New England Journal of Medicine 346: 1513-1521, May 16, 2002. http://content.nejm.org/cgi/content/short/346/20/1513
5. Long, Patricia. 1994. A town with a golden gene. Health 8(1) (Jan/Feb.): 60-66.
6. Boraas, M. E., D. B. Seale, and J. E. Boxhorn. 1998. Phagotrophy by a flagellate selects for colonial prey: A possible origin of multicellularity. Evolutionary Ecology 12: 153-164.


İddia 3:
“Darwin dediğiniz adamın Türkler hakkında neler yazdığını biliyor musunuz? Darwin bir mektubunda şöyle demiş: ‘Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum.’”

Bu iddiayı kullananlar:

1. Bilim Araştırma Vakfı (BAV), http://www.bilimarastirmavakfi.org/evrim/evrimteorikisatarih_2.html
2. Harun Yahya, http://www.harunyahya.org/evrim/hy_Turk_Dusmanligi/dtd4.html
3. Ahmet Demir, http://www.ahmetdemir.com/m41.html
4. Cavit Yalçın, http://www.cavityalcin.com/dunya_siyaseti_09.html

Cevap: Bu metkupta geçen yazının orijinali şöyle:

The more civilised so-called Caucasian races have beaten the Turkish hollow in the struggle for existence. Looking to the world at no very distant date, what an endless number of the lower races will have been eliminated by the higher civilized races throughout the world.

Kaynak: Buraya tıklayın (F. Darwin, ed., The Life and Letters of Charles Darwin. New York, D. Appleton & Co., 1905.)

Ateist forumdan Hacı’nın (kendisi uzun yıllardır Amerika’da yaşıyor onun için çevirisine güvenilebilir) çevirisi şöyle:

Kafkasyalı (beyaz ırk) denen daha medeni ırklar yaşam mücadelesinde Türk yalanını (abartısını) yenmişlerdir. Dünyanın pek uzak olmayan bir tarihte geleceğine bakarsak, sayısız aşağı ırkların üstün uygar ırklar tarafından yok edileceğini görürüz.

Görüldüğü ortada barbarlıktan falan bahsetmiyor. Orda kullanılan “hollow” kelimesinin barbarlıkla falan ilgisi yoktur. İstediğiniz sözlükten “hallow” kelimesinin anlamına bakabilirsiniz. Harun Yahya burda kasıtlı olarak çeviri üzerinde manipülasyon yapıyorve okuyucularını yanıltıyor.
Ayrıca sadece avrupalılar medenidir de demiyor sadece “daha medenidir” diyor ki bunda da söylediği zamana bakarsak haksız sayılmaz. Hatta rahatlıkla bunun bugün için de geçerli olduğunu söyleyebilirim.

Güncelleme (21.04.2007): Oulker rumuzlu bir katılımcı bu konuda önemli bir katkı yaptı. “Hollow” kelimesinin tercümesiyle ilgili bizim de hata yaptığımızı gösterdi. Kendisine bu katkısından dolayı teşekkür ediyorum ve bu konuda yazdıklarını direk olarak aktarıyorum:

Davinci bey,

Darwin’in Türkler ile alakalı söylediği sözlerle alakalı Hacı’nın çevirisi de doğru değil. Bu cümlenin yanlış tercümesi hollow’un ayrı bir kelime olduğunun sanılması. Oysaki oradaki “hollow” beat hollow deyiminin bir parçası.
Beat someone hollow’un anlamı İngilizce de “vanguish completely” demektir. Yani Türkçesiyle hezimete uğratmak diyebiliriz. Hollow’da wholly’nin bozulmuş şeklidir. Birkaç sözlük sitesine bakılırsa zaten beat hollow’un anlamı anlaşılacaktır.

Örneğin bu Oxford’dan hollow

Hatta aşağıdaki bir kaç site Darwin’in bu cümlesini beat hollow için örnek cümle olarak veriyor.
http://everything2.com/index.pl?node=hollow
http://machaut.uchicago.edu/CGI-BIN/WEBSTER.sh?word=Hollow

Bu düzeltmenin, HY’nin çevirisinin daha da mantıksız, ilgisiz ve gerçekle alâkasız görünmesini sağlaması açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.


İddia 4:
“Evrimci bilimadamları evrim teorisini sahtekârlıklarla ayak tutmaya çalışmaktadır. Birçok sahte fosil oluşturulmuş ve bunlar evrim teorisi kanıtlamak için kullanılmıştır. Piltdown adamı, Nebraska adamı, Archaeoraptor gibi…”

Cevap: Tek gerçek sahtekârlık 1912′de Charles Dawson’ın orataya çıkardığı ve Piltdown adamı olarak adlandırılan sahte fosildir. Bu sahtekârlık 1953 yılında bilim adamlarının incelemeleriyle ortaya çıkarılmıştır. Tabiki bunun bu kadar uzun sürmüş olması bilim adına güzel bir örnek değildir. Ama bu sahtekârlığın ortaya çıkarılması ilerki yıllarda ortaya çıkan yeni teknolojik gelişmelerle mümkün oldu. Zaten ilerki yıllarda bulunan Australopithecus ve Homo erectus fosilleri Piltdown adamının insanın evriminde uygun bir yere oturmadığını göstermekteydi. Artan şüphelerle fosiller üzerinde incelemeler yapıldı ve sahtekârlık ortaya çıkarıldı. Piltdown adamıyla ilgili ayrıntılı bilgi için Piltdown Man başlıklı yazıyı inceleyebilirsiniz.

Bir de Nebraska adamı var. Ama bunda Piltdown adamında olduğu gibi bir sahtekârlık falan yok. Bilimsel bir yanlışlık var ve kısa sürede bundan dönüldü. Ama nedense yaratılışçıların arasında çok popülerdir. Nebraska adamıyla ilgili ayrıntılı bilgi için buraya ve buraya bakabilirsiniz.

Archaeoraptor, hakemli bilimsel dergilerde değil bir popüler bilim dergisinde yayımlanmıştır. Nature ve Science dergileri makaleyi reddetmiştir. Ama National Geographic hakem onayından geçirmeden kabul etmiştir. Ayrıca Archaeoraptor ile ilgili yazının ana yazarı bir bilim adamı değil National Geographic dergisinin sanat editörü Christopher P. Sloan’dır. Zaten 2000 yılında yani bu yazıdan 1 yıl sonra Nature dergisinde bu fosilin geçersizliğiyle ilgili bir makale çıkmıştır.

Sanırım şimdilik bu kadarı yeterli. İlerde yeni iddialara da cevap vereceğim. Eğer cevaplanmasını istediğiniz evrim karşıtı argümanlarınız varsa sunabilirsiniz.

10.11.07

Archaeopteryx ve Harun Yahya'nın Yanılgıları

Harun Yahya'nın Evrimcilerin İtirafları ve Evrim Aldatmacası kitaplarında sürüngenler ile kuşlar arasında geçiş formu olarak kabul edilen Archaeopteryx ile ilgili doğru olmayan birçok yazı bulunmakta. Bunların bazılarına değinmek ve doğrularını aktarmak istiyorum. Harun Yahya kitabında şöyle diyor (Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, s. 63):
Archaeopteryx'in sadece soyu tükenmiş bir kuş türü olduğunun ve yarı dinozor-yarı kuş bir ara-geçiş formu olmadığının delilleri kısaca şöyle sıralanabilir:

1. Bu canlının "sternum"unun yani göğüs kemiğinin uçan kuşlardaki yapıda olmaması canlının uçamayacağının en önemli kanıtı olarak gösterilmekteydi. Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archaeopteryx fosili evrimci çevreler arasında çok büyük bir şaşkınlık uyandırdı. Zira bu son bulunan Archaeopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamandır yok saydıkları göğüs kemiği vardı. Nature dergisinde "… göğüs kemiğinin varlığı güçlü uçuş kaslarının olduğunu gösteriyor" 189 deniliyordu.

Bu bulgu Archaeopteryx'in tam uçamayan bir yarı kuş olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı.

2. Öte yandan, Archaeopteryx'in gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı oldu. Archaeopteryx'in günümüz kuşlarından farksız olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu.

189. Nature, cilt 382, 1 Ağustos 1996, s. 401
Şimdi burdaki argümanları madde madde incelemek istiyorum:
  • Archaeopteryx'in göğüs kemiği vardı veya tüyleri asimetrikti onun için "mükemmel olarak uçabiliyordu" demek mümkün değildir. Uçabilmek için gerekli bazı kriterler vardır: tüyler in asimetrikliği, kanatların esnekliği, omuz bağlantısı, kas kütlesi yüzdesi gibi.
  • Speakman ve Thomson 1994'de yaptıkları araştırmada (1) Archaeopteryx'in kanatlarındaki tüylerin asimetrikliğinin günümüz modern kuşlarınınkilere göre çok düşük olduğunu ortaya koymuştur. Tüylerin asimetrikliği genel olarak uçarken tırmanma ve manevralarda çok etkilidir bu sebeple asimetrikliği düşük diye uçamaz diyemeyiz ama günümüzdeki uçabilen modern kuşlar gibi uçamadığı kesindir.
  • Modern kuşlar uçarken temel olarak pectoralis kasını kullanırlar. Modern kuşlarda bu kasın ağırlığı vücut ağırlığının %35'ine kadar çıkar ve genel olarak %20-35 arasında değişir. Modern kuşlar oldukları yerden havalanabilmek ve düşük hızlarda uçmak için gerekli kanat çırpma hareketlerini yapmak için bu kası kullanırlar. Yapılan araştırmalara göre Archaeopteryx'deki pectoralis kasının vücut ağırlığına oranı %9'du (2). Bu da modern kuşlara göre oldukça düşük bir orandır. Ayrıca Speakman'ın araştırmasına göre bir kuşun modern kuşlar gibi oldukları yerden havalanabilmek, düşük hızlarda uçabilmek için gerekli manevraları yapabilmesi için pectoralis kasının ağırlığının vücut ağırlığına oranının en az %16 olması gerekir (3). Görüldüğü gibi Archaeopteryx bu sınırın altındadır.
  • Yine modern kuşlardaki supracoracoideus kası kuşların durdukları yerden havalanmasında ve düşük hızlarda uçabilmesinde çok önemli bir yere sahiptir. Yapılan araştırmalara göre Archaeopteryx hem kütle oarak hem de düzenleme olarak modern kuşlardaki gibi bir supracoracoideus kasına sahip değildir (4).
Burdan çıkan bir sonuç şudur: Archaeopteryx olduğu yerden havalanabilmek için gerekli kas gücüne ve yapısına sahip değildi. Havalanabilmek için belli bir süre koşup yeterli hıza ulaşması gerekiyordu. 8-9 m/s hızlar civarında rahatça uçabildiği düşünülmektedir çünkü bu hızlarda çok fazla kas gücü gerekmemektedir. Olduğu yerden havalanmak, düşük hızlarda uçmak ve keskin manevralar yapabilmek için yüksek kas gücüne ve günümüzdeki modern kuşlardaki gibi düzgün bir kas yapısına sahip olmak gerekir.

Görüldüğü gibi elimizdeki veriler Archaeopteryx'in "mükemmel olarak uçabildiğini" göstermekten çok uzaktır.

Yine aynı kitapta geçen başka bir bölümde şöyle diyor (Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, s. 63-64 ve Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, 2005, s. 80):
Archaeopteryx'in ağızındaki dişleri de yine canlıyı bir ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin bir sürüngen özelliği olduğunu söyleyerek kasıtlı bir aldatmaca yapmaktadırlar. Oysa dişler sürüngenlerin tipik bir özelliği değildir. Günümüzde bazı sürüngenlerin dişleri varken bir kısmının yoktur. Daha da önemli olan nokta dişli kuşların da Archaeopteryx ile sınırlı olmamasıdır. Fosil kayıtlarına baktığımızda Archaeopteryx ile aynı dönemde veya Archaeopteryx'ten sonra ve hatta günümüze oldukça yakın tarihlere kadar "dişli kuşlar" olarak isimlendirilebilecek ayrı bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz.
Şimdi burdaki argümanların geçerliliğine bakalım:
  • Tüm sürüngenler içinde sadece kaplumbağaların dişleri yoktur. Ayrıca zaten kuşların Theropod dinozorlarından evrimleştiği savunulmaktadır. Yani kaplumbağaların dişinin olmamasının kuşların Theropod dinozorlarından evrimleştiği teziyle hiçbir ilgisi yoktur.
  • Archaeopteryx'in diş yapısının dinozorlarınkinden çok farklı olduğu da gerçek değil. Archaeopteryx'in dişleri tırtıksızdır ve bu şekilde dişlere sahip oldukları bilinen dinozorlar vardır: Ornithomimosaur'lar, therizinosaur'lar ve oviraptorosaur'lar.
  • Yaşayan hiçbir kuş türünün dişi yoktur. Ama kuşların embriyoları incelendiğinde diş tomurcukları oluştuğu fakat bunların ileriki aşamalarda yok olduğu ve diş oluşmadığı görülmektedir. Bu bilgi bize kuşların atalarının dişleri olduğunu ama bu özelliğin modern kuşlarda yok olduğunu göstermektedir.
  • Dişlerinin büyük bölümünü kaybettiği bilinen 4 kuş türü vardır: Hesperornis, Ichthyornis, Gansus, and Limenavis. Bu türler neredeyse modern kuşlar kadar gelişmiştir ve modern kuşlardan genel olarak tek farkları dişleri olmasıdır. Bu sebeple bu türler sürüngen-kuş evrimindeki birkaç farklı yoldan biri için artık son basamak olarak değerlendirilmektedir. Yani bunları göstererek kuşların dişi olmasının normal birşeymiş gibi anlatılması tamamen yanlıştır.
İngilizce biliyorsanız Archaeopteryx ile ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek için Talk Origins sitesindeki All About Archaeopteryx makalesini okumanızı öneririm. Bu makale oldukça ayrıntılı bir şekilde Archaeopteryx'in tüm özelliklerini incelemekte ve nasıl birçok sürüngen ve kuş özelliklerini birarada barındırdığını açıklamaktadır.


Referanslar:
1. Speakman, J.R. & Thomson, S.C., Flight capabilities of Achaeopteryx. Nature, 1994, 370:514.
2. Ruben, J., Reptilian physiology and the flight capacity of Archaeopteryx. Evolution, 1991, 45: 1-17.
3. Speakman, J. R., Flight capabilities in Archaeopteryx. Evolution, 1993, 47: 336-340.
4. Ostrom, J.H., Archaeopteryx and the Origin of Flight. The Quarterly Review of Biology, 1974, 49(1)

Kaynaklar:
- Chris Nedin, All About Archaeopteryx, http://talkorigins.org/faqs/archaeopteryx/info.html , 1999
- http://www.talkorigins.org/indexcc/CC/CC214.html

9.11.07

Miller-Urey Deneyi ve Harun Yahya'nın Yanılgıları 2

Harun Yahya’nın Miller-Urey deneyiyle ilgili yanılgılarını incelemeye devam ediyoruz. Harun Yahya iddialarına şöyle devam ediyor (Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, 2005, s. 149):

3- Miller’ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli nokta da, amino asitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde amino asitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı. Miller’in gözardı ettiği bu gerçek, yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan taşlardaki okside olmuş demir ve uranyum birikintileriyle anlaşıldı.120

Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da ortaya çıktı. Araştırmalar, o dönemde dünya yüzeyine evrimcilerin tahminlerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını ulaştığını gösterdi. Bu yoğun ultraviyolenin atmosferdeki su buharı ve karbondioksiti ayrıştırarak oksijen açığa çıkarması ise kaçınılmazdı.

Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller deneyini tamamen geçersiz kılıyordu. Eğer deneyde oksijen kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve suya dönüşecekti. Diğer taraftan, oksijenin bulunmadığı bir ortamda-henüz ozon tabakası var olmadığından-ultraviyole ışınına doğrudan maruz kalacak olan amino asitlerin hemen parçalanacakları da açıktı. Sonuçta ilkel dünyada oksijenin var olması da, olmaması da amino asitler için yok edici bir ortam demekti.

120 “New Evidence on Evolution of Early Atmosphere and Life”, Bulletin of the American Meteorological Society, cilt 63, Kasım 1982, s. 1328-1330

Dünya üzerinde yaşamın 3.8 milyar yıl önce başladığı düşünülmektedir (1, 2). Önemli olan yaşam başlamadan önceki dönemde atmosferde yeterli miktarda serbest O2 olup olmadığıdır. Bilimsel çevrelerdeki yaygın görüş yaşamın oluşumundan önce atmosferdeki serbest O2 oranının %0.1 veya daha az olduğu yönündedir (3). Zaten 2.5 milyar yıldan yaşlı kayalarda bulunan demir ve uranit miktarlarından da o zamanki atmosferde serbest oksijenin eser miktarda olduğu anlaşılmaktadır (4). Bunların yanında yerkabuğun manto tabakasında yapılan kimyasal incelemeler dünyanın ilk oluşumunda atmosferde oksijen olmadığını göstermektedir (5). Ayrıca güncel bilgilere göre 2.3 milyar yıl öncesine kadar atmosferdeki oksijen miktarının artmadığı da bilinmektedir (3, 6). Atmosferdeki oksijen miktarının fotosentez yapan canlıların evrimleşmesiyle birlikte artmaya başlamıştır. Ayrıca 2.5 milyar civarı yıllık bir kayada oksitlenmemiş Seryum bulunmuştur ki bu yüksek miktarda oksijen içerdiği iddia edilen bir atmosfer koşulunda mümkün değildir (7).

Harun Yahya’nın UV (morötesi) ışınların su buharı ve karbodioksiti ayrıştırarak oksijen açığa çıkarması ile ilgili söyledikleri ise gerçekleri yansıtmamaktadır. İlkel atmosferde yaşamın ortaya çıktığı düşünülen zamanda ozon tabakası zaten vardı. Ozonda, suda ve su buharında bol miktarda oksijen atomları mevcuttu. Ama yukarda da açıkladığım gibi serbest oksijen eser miktardaydı. Miller-Urey deneyinde oluşan yapıların parçalanmasına sebep olacak şey serbest oksijendir, su buharı, ozon veya diğer moleküllerin içindeki oksijen atomları değil. Aynı şekilde UV ışınların amino asitleri hemen parçalayacağı iddiası da gerçekçi değil. Bunun bir sebebi yaşamın ilk olarak okyanusların derinliklerinde jeotermal yarıkların etrafında yani UV ışınlarından uzakta başlamış olduğu düşüncesidir. Ayrıca Dünyaya düşen göktaşlarında bulunan amino asitler, bu düşünceyi geçersiz kılmaya yeterli olacaktır çünkü bu göktaşları hem uzayda hem de atmosfere girdikten sonra ozon tabakasına gelene kadarki bölümde Güneşten gelen UV ışınlarına direk olarak maruz kalmaktadırlar.

Bunların dışında yapılan bazı araştırmalarda UV ışınlarına direk maruz bırakılan RNA ve DNA moleküllerinin azotlu bazlarının, UV ışınlarını absorbe ederek molekülün genel yapısını bozulmasının engellediği görülmüştür (8, 9). Azotlu bazlar UV ışın altında bir anlamda feda edilerek genel yapının korunmasını sağlamaktadır. Ayrıca basit organik maddelerin bulunduğu bir ortam UV ışınlarına maruz bırakıldığında bazı kimyasal bağların koparak yeni bağlar oluşmasına sebep olduğu ve böylece daha kompleks moleküllerin oluştuğu gözlemlenmiştir (10, 11).

Harun Yahya’nın Miller-Urey deneyiyle ilgili son iddiasına da bakalım (Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, s. 149-150):

4- Miller deneyinin sonucunda, canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitlerden de çok miktarda oluşmuştu. Amino asitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı.

Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda sağ-elli amino asit çıkmıştı. Bu amino asitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı içinde bile çürütüyordu.121 Çünkü sağ-elli amino asitler, canlı yapısında kullanılamayan amino asitlerdi. Sonuç olarak Miller’ın deneyindeki amino asitlerin oluştuğu ortam, canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı niteliğindeydi.

121 Richard B. Bliss & Gary E. Parker, Origin of Life, California, 1979, s. 25

Miller-Urey deneyinde ortaya çıkan amino asitlerin çoğu Harun Yahya’nın söylediği gibi sağ elli değildir. Stanley Miller, bir röportajda deney sonucunda elde edilen sağ elli (D amino asit) ve sol elli (L amino asit) amino asitlerin sayılarının eşit olduğunu belirtmiştir. Canlılardaki proteinlerin büyük bir bölümünü L amino asitlerden oluşur. D amino asitler bacterilerin hücre duvarların bolca bulunur. Ayrıca Dünyaya düşen göktaşlarında L amino asitlerin D amino asitlere göre daha fazla olduğu görülmektedir (12). Ayrıca oluşan ortamın yıkıcı olduğu gerekçesiyle animoasitlerin kendiliğinden oluşsa bile yok olmaya mahkum olduğu argümanı daha önce de belirtmiş olduğum, uzaydan gelen meteoritlerdeki aminoasitlerin varlığı varlığı karşısında geçersiz hale gelmektedir.

Görüldüğü gibi Harun Yahya’nın ortaya koyduğu iddialar tamamen temelsiz ve gerçek dışıdır. Miller-Urey deneyi üzerinden Evrim Teorisine saldırmaya çalışıyor ama insanlara gerçekleri değil olmasını istediği şeyleri anlatıyor ve insanları bunlara inandırmaya çalışıyor.


Referanslar:
1. Chang, S. 1994. The planetary setting of prebiotic evolution. In S. Bengston, ed. Early Life on Earth. Nobel Symposium no. 84. Columbia University Press, New York. p.10-23.
2. Orgel, L. E., 1998. The origin of life — how long did it take? Origins of Life and the Evolution of the Biosphere 28: 91-96.
3. Copley, J. 2001. The Story of O. Nature 410:862-864.
4. Turner, G. 1981. The development of the atmosphere. In: The Evolving Earth, ed. L. R. M. Cocks. London: British Museum, 121-136.
5. Kump, L. R., J. F. Kasting, M. E. Barley. 2001. Rise of atmospheric oxygen and the “upside-down” Archean mantle. Geochemistry, Geophysics, Geosystems -G3, 2, Paper number 2000GC000114.
6. Rye, R., and H. D. Holland. 1998. Paleosols and the evolution of atmospheric osygen: a critical review. American Journal of Science 298:621-672.
7. Murakami, T., Utsinomiya, S., Imazu, Y. and Prasad, N. (2001). “Direct evidence of late Archean to early Proterozoic anoxic atmosphere from a product of 2.5 Ga old weathering.” Earth Planet. Sci. Lett., 184(2): 523-528.
8. Mulkidjanian, A. Y., D. A. Cherepanov and M. Y. Galperin. 2003. Survival of the fittest before the beginning of life: selection of the first oligonucleotide-like polymers by UV light. BMC Evolutionary Biology 3:12. http://www.biomedcentral.com/1471-2148/3/12/abstract
9. Mullen, Leslie. 2003. Shining light on life’s origin. Astrobiology Magazine, http://www.astrobio.net/news/article492.html
10. Bernstein, M. P., S. A. Sandford, L. J. Allamandola, J. S. Gillette, S. J. Clemett and R. N. Zare. 1999. UV irradiation of polycyclic aromatic hydrocarbons in ices: Production of alcohols, quinones, and ethers. Science 283: 1135-1138. Ayrıca bakınız: Ehrenfreund, P., 1999. Molecules on a space odyssey. Science 283: 1123-1124.
11. Cooper, G. et al. 2001. Carbonaceous meteorites as a source of sugar-related organic compounds for the early Earth. Nature 414: 879-883. Ayrıca bakınız: Sephton, M. A., 2001. Life’s sweet beginnings? Nature 414: 857-858.
12. Max P. Berstein, Scott A. Sandford, Louis J. Allamandola, ” Life’s Far-Flung Raw Materials”Scientific American, Temmuz 1999, 281:42-49.

8.11.07

Miller-Urey Deneyi ve Harun Yahya'nın Yanılgıları 1

Harun Yahya, Evrim Aldatmacası kitabının Evrimin Moleküler Çıkmazı bölümünde Miller-Urey deneyinin başarısız bir deneme ve geçersiz bir deney olduğunu söylüyor. Bu deneyin kendi içinde birçok tutarsızlık içerdiğini, bu sebeple de Evrim Teorisinin bir moleküler çıkmaz içinde olduğunu iddia ediyor. Şimdi hep beraber Harun Yahya’nın bu iddialarını inceleyelim. İlk iddia şöyle (Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, 2005, s. 148):

Miller’ın, ilkel dünya koşullarında amino asitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak amacıyla yaptığı deney birçok yönden tutarsızlık göstermektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- Miller deneyinde, “soğuk tuzak” (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak amino asitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, amino asitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri oluşmalarından hemen sonra imha edecekti.

Halbuki ilkel dünya koşullarında elbette bu çeşit bilinçli düzenekler yoktu. Ve mekanizma olmadan herhangi bir çeşit amino asit elde edilse bile, bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardı. Kimyager Richard Bliss’in belirttiği gibi, “bu soğuk tuzak olmasa, kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı”. 116

Nitekim Miller, soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı daha önceki deneylerde tek bir amino asit bile elde edememişti.

116 Richard B. Bliss & Gary E. Parker, Origin of Life, California: 1979, s. 14

Elbette doğada deneylerdeki gibi bilinçli yapılar yoktur. Ama bilinçli yapılar olmaması deneylerdeki işlevi görecek doğal yapılar veya ortamlar olmadığı anlamına gelmez. Nitekim Dr. Ümit Sayın, Dünyada Organik Yaşamın Başlangıcı başlıklı makalesinde bu konuya değiniyor ve şöyle diyor:

Yaratılışçılar, ilk dünya koşullarında amonyak olmadığını, Miller’in ise soğuk tuzak denilen bir yöntemle amino asitleri elde ettiğini, Miller’in koşullarının bilinçli olarak çok yapay hazırlandığını ve sonuçların bilimsel bir sahtekarlık olduğunu söylemektedirler. Öncelikle Miller’in düzeneği tabii ki yapaydır; ama biyokimyada yapay olmayan koşullarda kontrollü deney yapılamaz ki; soğuk tuzak denilen ve reaksiyon ürünlerini soğutan bir düzenek kullanılmış olabilir; ama doğada bunun bir benzerinin var olmadığını söylemek, üstelik de 3.5-4.5 milyar yıl öncesinde gelişen olaylardan çok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratılışçılar gibi bilimi ayaklar altına alan, çıkaracakları sonuçlara önceden fikse olmuş insanlarda görülebilen bir düşünce hatasıdır. Örneğin okyanusların tabanlarındaki sıcak su kaynaklarının birden soğuyarak okyanusa karışması bahsedilen “soğuk tuzağı” doğal koşullarda oluşturabilir; doğadaki bugün tahmin edilemeyen pek çok yapı bunu meydana getirebilir. Nitekim, sadece sıcak su kaynaklarında mevcut bu ısının bile sığ okyanus sahillerinde suda çözünmüş amonyum (NH4), metan (CH4), karbon dioksiti (CO2) (veya su yüzeyindeki atmosferdeki gazları da katarak) reaksiyona sokabileceğini gösterir. Organik maddelerin ve ilk yaşamın denizlerdeki, gollerdeki, volkanik ortamlardaki sıcak su kaynaklarının bulunduğu yerde oluştuğu konusunda pek çok fikir de ortaya sürülmüştür.

Görüldüğü gibi doğada bu tip yapılar doğal olarak varolabiliyor. Bu sebeple Harun Yahya’nın Miller-Urey deneyinin geçersiz olduğunu iddia ederken ortaya koyduğu ilk argüman aslında tamamen geçersiz.

Şimdi Harun Yahya’nın kitabındaki ikinci iddiaya geçelim (Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, s. 148-149):

2- Miller’ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. 1980′li yıllarda bilim adamları ilkel atmosferde, metan ve amonyak yerine azot ve karbondioksit bulunması gerektiği görüşünde birleştiler. Nitekim uzun süren bir sessizlikten sonra Miller’ın kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti. 117 Peki Miller neden bu gazlar konusunda ısrar etmişti? Cevap basitti: Amonyak olmadan, bir amino asitin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin Mc Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor:

Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırarak kopya ettiler… Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot, karbondioksit ve su buharından oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler. 118

Nitekim Amerikalı bilim adamları J.P. Ferris ve C.T. Chen, karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir karışımla Miller’ın deneyini tekrarladılar ve bir tek molekül amino asit bile elde edemediler. 119

117 Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7
118 Kevin Mc Kean, Bilim ve Teknik, Sayı 189, s. 7
119 J. P. Ferris, C. T. Chen, “Photochemistry of Methane, Nitrogen, and Water Mixture As a Model for the Atmosphere of the Primitive Earth”, Journal of American Chemical Society, cilt 97:11, 1975, s. 2964

Miller-Urey deneyinde ilkel atmosfer koşullarını oluşturmak için NH3 ve CH4 -ve bunların yanında H2O (su) ve H2 (hidrojen) de- kullanılmıştı çünkü o zamanlar ilkel atmosferde bu moleküllerin olduğu düşünülüyordu. Ama daha sonraları ilkel atmosferde bu gazların olmadığı anlaşıldı. İlkel atmosferin çoğunlukla CO2 (karbondioksit) ve N2 (nitrojen) ve biraz da CO (karbonmonksit) gazlarından oluştuğu anlaşılmıştır (1, 2, 3, 4). İlkel atmosferle ilgili elde edilen yeni bilgiler ışığında Miller-Urey deneyi birçok kere tekrarlanmış ve CO, CO2, N2 kullanılarak elde edilen sonuçların Miller-Urey deneyindeki gibi CH4 ve NH3 kullanıldığında elde edilen sonuçlarla aynı olduğu görülmüştür (5, 6). Yani bu sonuçlardan anlaşılabileceği gibi Harun Yahya’nın iddia ettiği gibi Amonyak (NH3) olmadan amino asit sentezlenmesi imkansız değildir, tam tersine bunun mümkün olduğu deneylerle kanıtlanmıştır (5, 6). Ayrıca Miller-Urey deneyindeki gibi elektrik boşalması (electric discharge) kullanmak yerine kozmik radyasyon (5) ve yüksek sıcaklık (7) kullanılarak da aynı sonuçlara ulaşılmıştır.

Tüm bunların dışında 28 Eylül 1969′da Avusturalya’nın Murchison bölgesine düşen bir göktaşında çoğu dünyada bulunayan 70′in üzerinde amino asit bulunmuştur (8, 9). Sırf bu kanıt bile amino asitlerin evrende doğal sebeplerle kendiliğinden oluşabileceğini göstermektedir.

Ayrıca 2005 yılında Colorado ve Waterloo Üniversitelerindeki bilim adamlarının yaptıkları araştırmalarda ilkel dünya atmosferinde %30′un üzerinde H2 (hidrojen) olduğu sonucuna ulaşıldı (10). Buna göre ilkel atmosfer koşullarının, organik moleküllerin (ve dolayısıyla yaşamın) oluşmasına eskiden düşünülenden çok daha fazla uygun olduğu sonucu ortaya çıkıyor.

Şimdilik bu yazımı burda bitirmek istiyorum. Harun Yahya’nın Miller-Urey deneyi ve sonuçlarıyla ilgili yanılgılarına başka bir yazımda devam edeceğim.


Referanslar:

1. W.W. Rubey, Development of the hydrosphere and atmosphere, with specail reference to probable composition of the early atmosphere, In Crust of the Earth, ed. A. Poldervaart HDpp:631-650,1955
2. H.D. Holland, The chemical evolution of the atmosphere and oceans, Princeton University Press, 1984.
3. J.C.G. Walker , Evolution of atmosphere, Macmillen: New york, 1977.
4. J.F. Kasting, Earth early atmosphere, Science, 259:920-926, 1993.
5. Kobayashi, K., T. Kaneko, T. Saito, and T. Oshima. 1998. Amino acid formation in gas mixtures by high energy particle irradiation. Origins of Life and the Evolution of the Biosphere 28: 155-165.
6. Hanic, F., M. Morvová and I. Morva. 2000. Thermochemical aspects of the conversion of the gaswous system CO2–N2–H2O into a solid mixture of amino acids. Journal of Thermal Analysis and Calorimetry 60: 1111-1121.
7. Miyakawa, S., K-I Murasawa, K. Kobayashi, and A. B. Sawaoka. 2000. Abiotic synthesis of guanine with high-temperature plasma. Origins of life and Evolution of the Biosphere 30: 557-566.
8. http://www.daviddarling.info/encyclopedia/M/Murchison.html
9. http://www.astrobio.net/news/article375.html
10. Tian et al. 2005. A Hydrogen-Rich Early Earth Atmosphere. Science 13 May 2005: 1014-1017

7.11.07

Yaratılışçılara Cevaplar 3

Bu yazımda Harun Yahya'nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü kitabının İnsana ait bulgular ne kadar eskiye gider? Bu bulgular neden evrimi desteklemez? başlıklı 3. bölümünü inceleyeceğim. Yazar tüm kitap boyunca yaptığı gibi bu bölümde de birçok bilim dışı görüşü gerçekmiş gibi anlatıyor. Ben de bu yazımda bu yanlışları tek tek gözler önüne serip bu konulardaki bilim dünyasındaki hakim görüşleri sizlerle paylaşacağım. Ama daha önce sizlerin, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar'ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık başlıklı makalesini okumanızı öneririm. Prof. Dr. İzzet Duyar makalesinde Evrim Aldatmacası kitabındaki birçok bilim dışı noktaya değiniyor ve özellikle de insan evrimi konusunda kitaptaki yanlışları ve yaratılışçıların tutarsızlıklarını gözler önüne seriyor. Şimdi 3. bölümün incelemesine başlayabiliriz. Hemen alıntı yaparak başlıyorum. Yazar şöyle demiş:
İnsanın yeryüzündeki varoluş zamanıyla ilgili sorunun cevabını bulmak için fosil kayıtlarına başvurmak gerekir. Fosil kayıtları insanla ilgili bulguların milyonlarca yıl öncesine uzandığını göstermektedir. Bu bulgular iskelet ve kafatası parçaları ve çeşitli dönemlerde yaşamış insanlara ait kalıntılardan oluşmaktadır. İnsana ait kalıntıların en eskisi, ünlü fosil bilimci Mary Leakey tarafından 1977 yılında Tanzanya'nın Laetoli bölgesinde bulunmuş "ayak izleri" dir.

Bu kalıntılar bilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Yapılan çalışmalar bu ayak izlerinin, 3.6 milyon yıllık bir tabakada yer aldığını gösteriyordu. İzleri inceleyen Russell Tuttle şunları yazmıştı:

Bu izler, çıplak ayaklı bir Homo sapiens (insan) tarafından bırakılmış olmalıdır. Yapılan tüm morfolojik incelemeler, bu izleri bırakan canlının ayağının, modern insanlarınkilerden farklı olmadığını göstermektedir.

Yapılan araştırmalarla, ayak izlerinin sahipleri de tanımlanabildi. 10 yaşında modern bir insanın 20 tane ve daha küçük bir insanın 27 tane fosilleşmiş ayak izi mevcuttu. Mary Leakey'in bulduğu izleri inceleyen Don Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar da bu sonucu teyidettiler. White bu fikrini şu sözlerle açıklıyordu:

Hiç kuşkunuz olmasın… Bunlar günümüz insanının ayak izlerinden tamamen farksız. Eğer bu izler bugün bir California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların ne olduğu sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden burada bir insanın yürüdüğünü söylerdi. Bunları, kumsalda yer alan diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi. Dahası siz de ayırt edemezdiniz.

İlk olarak Laetoli ayak izleri 1978 yılında Paul Abell ve arkadaşları tarafından bulunmuştur. Kitapta bunun gibi basit bir bilgi bile yanlış verilirken diğer bilgilerin doğru olabileceğini düşünmek ne kadar akıllıca olur? Bunu sizin takdirinize bırakıyorum.

Şimdi gelelim burdaki yanlışlara. Bu ayak izlerinin Australopithecus afarensis'e ait olamayacağını düşünen nadir bilim adamlarından biri Russell Tuttle'dır. Russell Tuttle, bu ayak izlerinin modern insanınkine çok benzediğini bunun için bu izlerin Australopithecus veya Homo cinslerinin başka bir türüne ait olabileceğini söylemektedir (1). Yani Homo sapiens'e (modern insan) ait olduğunu söylememektedir. Ayrıca Donald Johanson ve Tim White, yazarın dediği gibi bu ayak izlerinin modern insana ait olduğu yönündeki görüşe katılmamaktadır. Donald Johanson, daha önce Hadar'da bulunmuş olan fosile göre A. afarensis'in iki ayak üzerinde dik olarak yürümesi gerektiğini ve izlerin büyüklükleri de karşılaştırıldığında birbiriyle mükemmel bir şekilde uyuştuklarını söylemektedir (2). Tim White ise kitaptaki alıntının devamında bu ayak izlerine göre A. afarensis'in iki ayak üzerinde ve modern insan gibi yürüyebildiği ve zaten Owen Lovejoy'un Hadar fosillerinde (Lucy takma adlı ünlü fosil) yaptığı incelemelerle daha önceden bu sonuca vardığını söylüyor (3). (Ayak izlerinin bir resmine burdan ulaşabilirsiniz.) Ronald Clarke ise bu ayak izlerinin Australopithecus cinsine ait bir türün fosili olan Stw 573 fosilininkine çok benzer olduğunu, bu sebeple izlerin Australopithecus cinsinden bir türe ait olduğunu söylemektedir (4). Ayrıca ünlü paleontolog ve arkeolog Richard Leakey, A. afarensis'in hiç şüphesiz iki ayak üzerinde dik olarak yürüyebildiğini söylemektedir (5).

Ama sonuç olarak ortada kesin bir bilgi yoktur. Kimse bu izlerin kesin olarak hangi türe ait olduğunu söyleyemiyor. Eldeki verilere göre tahmin yapıyorlar ama kimse Harun Yahya'nın sunduğu gibi bunların modern insana ait olduğunu söylemiyor. Zaten kimse sadece ayak izine bakarak bunu söyleyemez.

Yazar daha sonra biraz daha ileri gidiyor ve Australopithecus afarensis için şöyle diyor: "Evrimcilerin yarı insan-yarı maymun olarak göstermeye çalıştıkları, gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türü." Yani yazar, A. afarensis'in bir maymun türü olduğunu söylüyor. Bilimsel gerçekler heralde ancak bu kadar çarpıtılabilirdi. Aslında Harun Yahya'ya bu konuda gerekli cevabı yazımın başında linkini verdiğim makalesinde Prof. Dr. İzzet Duyar çok açık bir şekilde veriyor:

Önce Australopithecus'ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): "...uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir."

Yazarımızın Australopihecus'lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri -bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar- soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya'ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!

Sanırım herşey açıkça görülüyor. Yazar kafasına göre hiçbir bilimsel kaynağa dayanmadan A. afarensis'in bir maymun olduğunu söylüyor. Yazısında bunu destekleyecek tek bir kaynak vermiyor. A. afarensis ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için burayı incelemenizi öneririm. Daha da fazla bilgi için internette ufak bir arama ile çok daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

İncelemeye devam ediyoruz. Harun Yahya şöyle yazmış:

İnsanla ilgili bulunan en eski ve en eksiksiz fosillerden biri de KNM-WT 15000 veya diğer adıyla "Turkana Çocuğu" iskeletidir. 1.6 milyon yıllık bu fosili evrimci Donald Johanson şöyle tarif eder:

Uzun ve zayıftı. Vücut şekli ve uzuvlarının oranları bugünkü Ekvator Afrikalıları'nınkiyle aynıydı. Uzuvlarının ölçüleri, bugün yetişkin beyaz Kuzey Amerikalılarla tamamen uyuşuyordu.

Yapılan araştırmalar fosilin 12 yaşında bir çocuğa ait olduğunu ve büyüyebilmiş olsaydı 1.83 m. boyuna ulaşabileceğini göstermiştir. ABD'li paleoantropolog Alan Parker "sıradan bir patoloğun bu çocuğun iskeletiyle, günümüz insanına ait bir iskeleti birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu" söyler.

Turkana Çocuğu'nun beyin hacmi 880 cc idi ve erişkinliğe ulaştığında 910 cc olacaktı. Modern insanda ise 900 cc beyin hacmi 3-4 yaşında ve 15 kg ağırlığında bir çocukta görülecek düzeydedir. Modern insanın ortalama beyin hacmi 1350-1400 cc civarındadır ve çok büyük bir çoğunluğunun beyin hacmi 1000-1800 cc arasında değişir. Turkana Çocuğu, Homo erectus (veya Homo ergaster) türüne dahil olarak düşünülmektedir. Bulunan Homo erectus fosillerinin kafatası hacimlerine bakıldığında 750-1225 cc arasında değiştiği ve ilk dönemleri için ortalama 900 cc, ileriki dönemler için ise ortalama 1100 cc beyin hacmine sahiptir (5). Bu değerlere bakıldığında Homo sapiens ile Turkana Çocuğu'nun da içinde olduğu Homo erectus kafatası yapısı ve beyin hacmi konusunda belirgin olarak farklılık göstermektedir. Turkana Çocuğu'nun beyin hacmine bakıldığında modern insan olduğu yani Homo sapiens türünden olduğunu iddia etmek mümkün değildir çünkü beyin hacmi modern insanın uç sınırlarının bile dışındadır ve anatomik olarak belirgin şekilde farklı bir kafatasına sahiptir (kafatası resmi için buraya bakabilirsiniz). Ayrıca Turkana Çocuğu'nun H. sapiens'ten tek farkı kafatası değildir. İskelet yapısının (kafatası dışında) modern insan ile büyük benzerlik gösterdiği doğrudur ama bazı küçük farklılıklar vardır. Bunların en önemlisi omurgadaki sinir ağlarının geçtiği boşluğun modern insandakinin yarısı kadar olmasıdır ve buna göre H. erectus'un konuşmayla ilgili eksikleri olduğunu ve modern insan gibi akıcı konuşamadığı düşünülmektedir (6). Yine modern insandan farklı olarak ileri doğru çıkık bir çenesi ve azıdişleri yoktu.

Harun Yahya'nın, Turkana Çocuğu ve Homo erectus ile ilgili bilim dışı yaklaşımına değindikten sonra sıradaki iddialarını incelemeye devam edelim. Yazar şöyle demiş:
İnsanla ilgili bulunan kalıntılardan en çok yankı getirenlerden biri de 1995 yılında İspanya'da bulunan bir fosildi. İspanya'nın Atapuerca bölgesindeki Gran Dolina mağarasında yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılan 800 bin yıllık fosil 11 yaşında bir insana aitti ve onu bulan araştırmacıları şaşırtmıştı. Madrid Üniversitesi'nden üç İspanyol paleoantropologdan oluşan araştırma ekibinin başı Arsuaga Ferreras şunları söylüyordu:

Büyük, geniş, şişkin, yani anlayacağınız ilkel bir şeyle karşılaşmayı umuyorduk. 800.000 yıl yaşındaki bir çocuktan beklentimiz, Turkana Çocuğu gibi bir şey olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz bütünüyle modern bir yüzdü... Bunlar sizi sarsan türden şeyler: Fosil bulmak değil, tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir olay. Fakat en etkileyici olanı bugüne ait olduğunu düşündüğünüz bir şeyi geçmişte bulmanız. Bu bir anlamda, Gran Dolina'da kasetçalar bulmak gibi bir şey. Böyle bir şey çok şaşırtıcı olurdu elbette. Alt Pleistosen tabakalarında teypler, kasetler bulmayı beklemiyoruz, ancak 800 bin yıllık "modern" bir yüz bulmak da bunun gibi bir şey. Onu gördüğümüzde çok şaşırmıştık.

Görüldüğü gibi fosil bulguları, "insanın evrimi" iddiasını yalanlamaktadır. Bu iddia bazı medya kuruluşları tarafından topluma sanki ispatlanmış bir gerçek gibi sunulur, oysa ortada sadece hayali teoriler vardır. Nitekim evrimci bilim adamları da bu gerçeği kabul etmekte ve "insanın evrimi" iddiasının bilimsel delillerden yoksun olduğunu itiraf etmektedirler.
Burada bahsi geçen canlı Homo antecessor'dur yani yazarın düşündüğü gibi H. sapiens (modern insan) değildir. İspanya'nın Atapuerca bölgesinde bulunan fosillere göre H. antecessor'un orta surat bölümü modern olmasına rağmen, dişleri (üç köklü azı dişleri vardır) ve alnı (kaş bölgesindeki kemik çift kemerlidir) daha ilkel olarak görülmektedir. Ortalama beyin hacimlerinin ise 1000-1100 cc civarında olduğu düşünülmektedir yani H. sapiens'e göre belirgin bir fark vardır. Ayrıca bulunan fosiller erişkinliğe ulaşmamış bir çocuğa ait olduğu için bu türün anatomik özellikleriyle ilgili kesin bilgiler yoktur bu sebeple bazı bilim adamları bunun başka bir türe (özellikle Homo heidelbergensis türüne) ait olabileceğini düşünmektedir. Bazı bilim adamları ise Homo heidelbergensis'in direk atası olabileceğini düşünmektedir. Ama kimse bunun bir modern insan olduğunu iddia etmemektedir. Ne bunu gösteren bilimsel bir veri vardır ne de bu veriye dayanarak bunun bir modern insan olduğunu iddia eden bilim adamı vardır.
Yani yazarın iddia ettiği gibi bu fosiller insanın evrimini yalanlamaktan çok uzaktadır. Türler arasındaki belirgin farlılıklar göze çarpmaktadır. İşlerine geldiği zaman "hani nerde bu geçiş fosilleri" diyen yaratılışçılar bu tip ufak farklılıklara sahip farklı türleri görünce, insana daha yakın olanlara modern insan, kuyruksuz büyük maymunlara (Hominidae [the great apes] ailesi: insan, şempanze, goril ve orangutanları içine alan primat ailesi) daha yakın olanlara ise maymundur diyerek işin içinden çıkmaya çalışmaktadır.

Kitaptaki bilim dışı iddiaları incelemeye devam edelim. Yazar şöyle demiş:
Elde edilen her yeni fosil bulgusu -bazı ciddiyetsiz gazetelerde "Evrimin Kayıp Halkası Bulundu" gibi uydurma başlıklarla aktarılsa dahi- evrimcileri daha da fazla çıkmaza sokmaktadır. 2001 yılında bulunan ve Kenyanthropus platyops adı verilen kafatası fosili bunun son örneğidir. George Washington Üniversitesi Antropoloji bölümünden evrimci paleontolog Daniel E. Lieberman, Nature dergisinde yazdığı makalesinde, Kenyanthropus platyops hakkında şu yorumu yapmıştır:

"İnsanın evrim tarihi çok karmaşıktır ve çözümlenmemiştir. Şimdi 3.5 milyon yıllıkbaşka bir türün bulunması ile durum daha da karışacak gibi görünüyor... Kenyanthropus platyops'un yapısı genel olarak insanın evrimi ve türlerin davranışı konuları hakkında birçok soruyu beraberinde getiriyor. Örneğin neden alışılmışın dışında olarak, küçük bir çene dişine ve öne doğru kavisli çene kemiği olan büyük düz bir yüze aynı anda sahip? Büyük yüzü ve benzer şekilde yerleştirilmiş çene kemiği olan tüm diğer insanımsı türlerin büyük bir dişi var. K. Platyops'in önümüzdeki birkaç yıl içindeki en başlıca rolünün, birlikleri bozucu ve insanımsılar arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmalarında karşılaşılan kargaşayı vurgulayıcı bir rolü olacağını düşünüyorum."
Bu 1999 yılında bulunmuş, fosil adı KNM-WT 40000 olan ve Kenyanthropus platyops yani "Kenya'nın düz suratlı adamı" olarak adlandırılan bir türdür (fosilin resmine burdan bakabilirsiniz). Aslında bunun farklı bir tür olduğu konusunda bilim adamları arasında bir anlaşma yoktur. Bazıları beyin hacimleri yakın olan Australopithecus cinsine dahil ederken bazıları Homo rudolfensis ve Homo habilis ile önemli benzerlikler taşıdığını ileri sürmektedir. Tim White ise kafatasının şiddetli şekilde bozulduğunu onun için güvenilir bir değerlendirme yapılamayacağını ama bunun ancak A. afarensis'in Kenyalı versiyonu olabileceğini söylemektedir (7). Zaten eldeki tek fosilin resmine bakarsanız aşırı derecede bozulmuş bir kafatası olduğunu görürsünüz. Sadece bu kafatasına dayanarak kesin yargılara varılması pek mümkün gözükmüyor. Onun için bilim adamları arasında bu fosil konusunda önemli görüş ayrılıkları mevcuttur. Daha kesin bilgi için yeni fosillerin bulunması gerekmetedir. Yani ortada evrim teorisini veya insanın evrimiyle ilgili düşünceleri çürüten veya bunlara zarar veren bir olgu yoktur. Zaten daha yeni bir tür mü yoksa eskiden bilinen bir türe mi ait olduğu konusunda görüş birliğine varılmamış sadece tek bir şiddetli derecede bozulmuş kafatasının böyle birşeye neden olacağını düşünmek pek mümkün değildir.

Şimdi de yazarın bu bölümün en sonunda yazdıklarına bakalım:
İnsanla ilgili burada bazı örneklerini saydığımız bulgular çok önemli gerçekleri ortaya koymuştur. Öncelikle de evrimcilerin insanın atasının maymunsu canlılar olduğu şeklindeki iddialarının ne kadar büyük bir hayal ürünü olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Çünkü anlaşılmıştır ki insan, yeryüzünde evrimcilerin "insanın atası" olarak gösterdikleri maymun türlerinden çok daha önce ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu maymun türlerinin insanın atası olmaları söz konusu değildir.

Sonuç olarak fosil kayıtları bize insanın bundan milyonlarca yıl önce de aynı bugünkü şekliyle var olduğunu ve hiçbir şekilde evrim geçirmeden bugüne kadar geldiğini göstermiştir. Bu noktada evrim savunucularının, eğer gerçekten bilimsel ve dürüst olduklarını iddia ediyorlarsa, ellerindeki hayali maymun-insan sıralamalarını çöpe atmaları gerekmektedir. Bu hayali soyağaçlarını terk etmemeleri evrimin bilim adına savunulan bir teori değil, bilimsel gerçeklere rağmen yaşatılmaya çalışılan bir dogma olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Yukarda teker teker açıkladığım gibi yazar, modern insandan önemli farklılıkları olan farklı türleri modern insan olarak değerlendiriyor. Eğer bir tür kuyruksuz büyük maymunlardan daha çok insana benziyorsa insan, insandan çok kuyruksuz büyük maymunlara benziyorsa maymun olduğunu söylüyor. Geçiş türlerini görmezden geliyor. Ama işine geldiğinde de "hani nerde bu Darwin'in bahsettiği geçiş türleri" diyerek kendine göre Evrim Teorisi'ni çürütüyor.

Fosil kayıtlarına göre insanların bugünkü şekliyle milyonlarca yıl önce görüldüğünü ve hiç değişmediğini söylerken tamamen bilimsel verilerin tersini söylüyor. Bulunmuş en eski Homo sapiens fosilleri 195.000 yıllıktır (8). Yazı boyunca açıklamaya çalıştığım gibi yazarın modern insandan farksız olduğunu söylediği fosiller aslında farklı türlere aittir. Bazıları modern insandan önemli farklılıklara sahipken bazıları görece daha küçük farklılıklara sahiptir. Yazar, bu farklılıkların hepsini birden yok sayarak tüm fosillerin bugünkü insanlardan farksız olduğunu hiçbir bilimsel temele dayanmadan iddia ediyor.

Görüldüğü gibi yaratılışçıların, insanın evrimine ilişkin fosillerin evrimin olmadığını gösterdiği iddiası bilimsel gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır.


Kaynakça:
1. Tuttle R.H. (1990). The pitted pattern of Laetoli feet. Natural History, (March 1990)61-4.
2. Johanson D.C. and Edgar B. (1996). From Lucy to language. New York: Simon and Schuster.
3. Johanson D.C. and Edey M.A. (1981). Lucy: the beginnings of humankind. New York: Simon and Schuster.
4. Clarke R.J. (1999). Discovery of the complete arm and hand of the 3.3 million-year-old Australopithecus skeleton from Sterkfontein. South African Journal of Science, 95:477-80.
5. Leakey R.E. (1994). The origin of humankind. New York: BasicBooks.
6. Walker A.C. and Shipman P. (1996): The wisdom of the bones. New York: Alfred E. Knopf.
7. White T.D. (2003). Early hominids - diversity or distortion? Science, 299:1994-7.
8. McDougall I, Brown FH, Fleagle JG. (2005). Stratigraphic placement and age of modern humans from Kibish, Ethiopia. Nature. 433(7027):733-6.

Genel Kaynaklar:
- Jim Foley, Fossil Hominids
- Steven Heslip, Hominid Fossils
- Wikipedia, The Free Encyclopedia.

6.11.07

Yaratılışçılara Cevaplar 2

Harun Yahya'nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü kitabını incelemeye devam ediyorum. Bu yazımda kitabın 2. bölümündeki birçok yanlışa değineceğim. Sözü uzatmadan hemen kitaptan alıntı yapmaya başlıyorum. Bölümün adı Evrim Teorisinin çürütülmesi Yaratılışın doğruluğunu nasıl gösterir?. Bölümün hemen başında HY şöyle demiş:
Canlılığın yeryüzünde nasıl ortaya çıktığı sorusunu sorduğumuzda, karşımıza iki farklı cevap çıkar:

"- Bu cevaplardan birincisi, canlıların evrim yoluyla ortaya çıktıklarıdır. Bu iddiayı savunan evrim teorisine göre canlılık tesadüflerle ortaya çıkan bir ilk hücreyle başlamıştır. Bu canlı hücre de yine tesadüfler sonucunda gelişip evrimleşmiş ve çeşitlenerek dünya üzerindeki milyonlarca farklı türü oluşturmuştur.

- İkinci cevap ise 'Yaratılış'tır: Bütün canlılar tüm evrene hakim olan bir Yaratıcı'nın yaratmasıyla var olmuşlardır. Hiçbir şekilde tesadüfle meydana gelmesi mümkün olmayan canlılık ve milyonlarca canlı türü, ilk yaratıldıklarında da bugünkü gibi eksiksiz, kusursuz ve üstün bir tasarıma sahiplerdi. En basit gibi görünen canlı türlerinin dahi, kendi kendine, doğal şartlarla ve rastlantılarla oluşamayacak derecede kompleks yapı ve sistemlere sahip olması, bunun açık bir kanıtıdır.

Bu iki seçenek dışında, canlılığın nasıl ortaya çıktığı konusunda bugün ortaya konabilecek üçüncü bir iddia, bir teori hatta herhangi bir varsayım bile yoktur. Mantık kurallarına göre cevabı iki seçenekli bir sorunun cevap seçeneklerinden birinin kesin yanlış olduğu ortaya konursa, diğer seçeneğin kesin doğru olduğu da anlaşılır. En temel mantık kurallarından biri olan bu kurala "ayrık çıkarım" (modus tolendo ponens) adı verilir.

Yani eğer yeryüzündeki canlı türlerinin, evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüflerle evrimleşerek ortaya çıkmadığı ispatlanırsa, bu durum canlıların bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını kesin olarak ispatlar. Evrim teorisini savunan bilim adamları da "üçüncü bir alternatif" olmadığını kabul ederler. Bunlardan biri olan Douglas Futuyma bunu şu sözleriyle ifade etmektedir:

Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir. "

Burda yazılanların neredeyse tamamı yanlış diyebilirim. Sadece yaratılışın tanımını yaparken kullandığı "bütün canlılar tüm evrene hakim olan bir Yaratıcı'nın yaratmasıyla var olmuşlardır" cümlesi doğru gibi gözüküyor. Diğerlerinin tamamı yanlış. Neden yanlış olduklarını da açıklayacağım. İlk olarak Harun Yahya'nın dediği gibi yeryüzünde yaşamın, canlılığın ortaya çıkışını açıklayan iki cevap yoktur. Sadece cansız maddelerin canlılığı oluşturduğunu açıklamaya çalışan farklı birçok hipotez vardır. Eğer bunların tamamını tek bir görüş olarak abiyogenez başlığı altında toplasak bile toplam cevap sayısı iki olmaz. Çünkü abiyogenez ve yaratılış dışında panspermia (veya ekzogenez) ve yönlendirilmiş panspermia diye iki görüş daha vardır. Panspermia yaşamın uzayda bir yerde ortaya çıkıp daha sonra Dünya'ya gelmiş olduğunu ve yeryüzünde yaşamın böyle başlamış olduğunu ileri sürerken, yönlendirilmiş panspermia dünya dışı gelişmiş bir medeniyetin yeryüzündeki yaşamın başlamasına sebep olduğunu ileri sürmektedir.

Yani Harun Yahya'n
ın söylediği gibi ortada ne iki cevap var ne de bu iki cevaptan biri evrim teorisi. Harun Yahya evrim teorisinin yaşamın başlangıcıyla ilgili birşeyler söylediğini sandığı için veya okuyucularının böyle düşünmesini istediği için hep aynı yanlışı yapıp duruyor. Zaten bir önceki yazımda da bu konuya değinmiştim.

Harun Yahya daha sonra mantık kurallarından bahsetmeye başlamış ve çok fena şekilde çuvallamış. Cevabı iki seçenekli bir soru olduğunu söylüyor ama yukarda da anlattığım gibi sorunun sadece iki cevabı yok. İki cevabı bile olsa bu, iki cevaptan birinin kesin doğru olduğu anlamına gelmez. Bir sorunun cevabı olarak ortaya koyulan tezlerin birinin kesinlikle doğru olduğunu kim iddia edebilir? İnsanların tüm sorulara doğru cevapları bulabileceğini kim iddia edebilir? Yani elimizde bir soru varsa ve bazı insanlar bu sorunu açıklayan bazı cevaplar ortaya koymuşsa bunların birinin kesin doğru olup olmadığını bilemeyiz. Belki doğru cevap kimse tarafından ortaya konulamamıştır. Bilimde Harun Yahya belirttiği gibi bir mantık süzgeci yoktur. Ortada iki cevap varsa biri yanlışsa diğerinin doğru olduğu sonucu ortaya çıkmaz. Bilim mantık ilkelerinin bu kadar kesin işleyebileceği birşey değildir. Çünkü bilimde, mantıkta olduğu gibi kesin, mutlak doğrular yoktur. Bilimde, mantık ve matematikteki gibi siyah ve beyazlar yoktur, aralarda griler de vardır. Yani evrim yanlışsa, yaratılış doğrudur gibi bir çıkarım kesinlikle yapılamaz, kaldı ki evrimin yanlışlığını gösteren deliller de yoktur hatta tam tersine doğruluğunu gösteren birçok delil vardır. Birçok bilim dalında elde edilen veriler canlılarda hep evrimsel bir gelişime işaret etmektedir.

Ayrıca mantığın en temel kurallarından biridir diyerek verdiği modus tolendo ponens ilkesini de yanlış açıklamış. Aslında çok gerekli değil ama onun da doğrusu açıklayayım. Modus tolendo ponens ilkesi kısaca şöyle açıklanabilir: Eğer (B değilse) ve (eğer A ise B) ise A değildir. Yani daha açık olmak gerekirse: Eğer A olunca B oluyorsa ve B olmamışsa A da olmamıştır. Görüldüğü gibi bunun Harun Yahya'nın ne anlattığı olayla ne de verdiği tanımla alakası yok.

Alıntının sonunda kullanılan Futuyma'nın sözü ise çok açık. Futuyma'nın da dediği gibi eğer canlılar bir anda eksiksiz olarak ortaya çıkmışsa bu canlılar evrimin sonucu olarak ortaya çıkmış olamaz. Ama Futuyma bunları söylediği kitabında (Science on Trial: The Case for Evolution, 1983) birçok yerde fosillerin böyle bir aniden oluşumu göstermediğini ve birçok geçiş canlısına ait fosiller bulunduğunu söylüyor.

Harun Yahya gerçek dışı iddialarına şöyle devam etmiş:

Evrimci Futuyma'nın bu sözlerinin cevabını fosil bilimi verir. Fosil bilimi (paleontoloji) tüm canlı gruplarının farklı zamanlarda, birdenbire ve mükemmel biçimleriyle yeryüzü sahnesine çıktıklarını göstermektedir.

Yüzyılı aşkın bir süredir sürdürülen arkeolojik kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını, yani "yaratıldıklarını" göstermiştir. Bakteriler, omurgasız deniz canlıları, balıklar, yumuşakçalar, eklembacaklılar, amfibiyenler, sürüngenler, kuşlar veya memeliler aniden, kompleks organ ve sistemleriyle yeryüzünde belirmişlerdir. Aralarında birbirine sözde bir geçiş olduğunu gösteren fosiller de yoktur. Fosil bilimi de diğer bilim dallarının verdiği mesajı vermektedir: Canlılar evrimleşmemişler, yaratılmışlardır. Sonuçta evrimciler, gerçek dışı teorilerini kanıtlamaya çalışırken, kendi elleriyle yaratılış gerçeğinin delillerini ortaya çıkarmışlardır.

Aslında yukarda da belirttiğim gibi evrimsel biyoloji profesörü olan Douglas Futuyma bu soruya kendi cevap veriyor ama bu cevaplar Harun Yahya'nın hoşuna gitmediği için, Harun Yahya bu sorulara paleontoloji bilimi cevap veriyor diyerek hiçbir bilimsel kaynağa dayanmayan kendi düşüncelerini sıralamaya başlıyor. Harun Yahya'nın yukarda yazdıklarının tamamı bilimsel olarak hiçbir şey ifade etmiyor, kafasına göre atıp tutuyor. Bu canlı gruplarının hepsine ait geçiş türleri vardır ve bunların fosilleri bulunmuştur. Bir önceki yazımda da buna değinmiştim ama bununla ilgili bilimsel kaynak vermemiştim. Şimdi geçiş fosilleriyle ilgili birkaç link vermek istiyorum. İsteyenler oturur, zamanını harcar ve geçiş türleriyle ilgili birçok şey öğrenebilir. Yani olay öyle Harun Yahya'nın "bunların hepsi aniden oluşmuştur" diyerek kesip attığı gibi değildir. Konuyla ilgilenen ve öğrenmek isteyenler için birkaç link vereceğim:

1. Transitional Vertebrate Fossils FAQ
2. Transitional Fossils FAQ
3. Taxonomy, Transitional Forms, and the Fossil Record
4. Evolution Explains Life, So God Isn't Needed.

Şimdi Harun Yahya'nın neler söylediğini incelemeye devam edelim. Kambriyen devri ve bu dönemdeki fosillerle ilgili şunları söylemiş:

Kesinlikle hayır. Aksine, hayvanlar, ilk ortaya çıktıkları dönemden itibaren çok farklı ve kompleks yapılara sahiptirler. Bugün bilinen tüm hayvan filumları, yeryüzünde aynı anda, Kambriyen devri olarak bilinen jeolojik dönemde ortaya çıkmışlardır. Kambriyen devri, yaşı 530-520 milyon yıl olarak hesaplanan 10 milyon yıllık bir jeolojik dönemdir. Bu devirden önceki fosil kayıtlarında, tek hücreli canlılar ve çok basit birkaç çok hücreli dışında hiçbir canlının izine rastlanmaz. Kambriyen devri gibi son derece kısa bir dönem içinde ise (10 milyon yıl, jeolojik anlamda çok kısa bir zaman dilimidir) bütün hayvan filumları, tek bir eksik bile olmadan bir anda ortaya çıkmışlardır!
Maalesef yine yukarda yazıların tamamı yanlış. İlk olarak fossiller bize hayvanların ilk ortaya çıktığı zamanı değil fosilleşebilen ilk hayvanların ortaya çıktığı zamanı yaklaşık olarak verir. Yani yeryüzündeki ilk hayvanlar Kambriyen döneminde fosilleri bulunanlar değildir. Hem Kambriyen öncesi döneme ait hayvan izleri vardır hem de Harun Yahya'nın dediği gibi "bugün bilinen tüm hayvan filumları" Kambriyen döneminde ortaya çıkmamıştır. Glenn R. Morton'un Phylum Level Evolution (Filum Seviyesi Evrim) başlıklı makalesinde belirtildiği gibi Kambriyen öncesi dönemde 4 filum, Kambriyen döneminde 9 filum, daha sonraki dönemlerde ise 30 civarında filum ortaya çıkmıştır. Yani Harun Yahya'nın söylediği gibi tüm filumların Kambriyen döneminde ortaya çıkması gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca Kambriyen dönemi 530-520 milyon yıl önceki 10 milyon yıllık bir bölüm değildir. Görece oldukça uzun bir dönemi kapsar, 490-543 milyon yıl öncesi aralığıdır. Ayrıca son 10000 yıllık dönemi kapsayan Holosen döneminde 12 filum ortaya çıkmıştır. Yani Kambriyen döneme göre hem daha kısa hem de daha fazla yeni vücut planları ortaya çıkan bir dönemde yaşamaktayız.

Görüldüğü gibi Harun Yahya bilinen tüm filumların eksiksiz olarak Kambriyen döneminde ortaya çıktığını söylerken büyük bir yanlışlık yapıyor. Kambriyen döneminde yaklaşık 45 filumun sadece 9 tanesi görülmektedir. Ayrıca Kambriyen öncesi dönemlerde de 4 filuma ait fosil izleri bulunmuştur. Yani Kambriyen dönemde ne filumlar ilk olarak ortaya çıkmıştır ne de tüm filumlar ortaya çıkmıştır.
Harun Yahya'nın yazısındaki diğer yanlışları incelemeye devam edelim. 2. bölümün sonunda Harun Yahya şöyle demiş:

Darwinizm'in dünya çapındaki en önemli eleştirmenlerinden biri olan Berkeley Üniversitesi profesörü Philip Johnson, paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin, Darwinizm'le olan açık çelişkisini şöyle açıklamaktadır:

"Darwinist teori, canlılığın bir tür "giderek genişleyen bir farklılık üçgeni" içinde geliştiğini öngörür. Buna göre canlılık, ilk canlı organizmadan ya da ilk havyan türünden başlayarak, giderek farklılaşmış ve biyolojik sınıflandırmanın daha yüksek kategorilerini oluşturmuş olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere bu üçgenin gerçekte başaşağı durduğunu göstermektedir: Filumlar henüz ilk anda hep birlikte vardır, sonra giderek sayıları azalır.

Philip Johnson'ın belirttiği gibi, filumların kademeli olarak oluşması bir yana, tüm filumlar bir anda var olmuşlar, hatta ilerleyen dönemlerde bazılarının soyu tükenmiştir. Çok farklı canlıların bir anda ve kusursuz şekilde ortaya çıkmalarının anlamı ise, evrimci Futuyma'nın da kabul ettiği gibi, yaratılıştır.

Görüldüğü gibi eldeki bütün bilimsel bulgular evrim teorisinin iddialarını geçersiz kılmakta ve yaratılış gerçeğini gözler önüne sermektedir."
Harun Yahya nedense Phillip E. Johnson'ın ne profesörü olduğunu söylememiş. Aslında konuyla ilgili olanlar bunun sebebini hemen anlıyor ama bilmeyenler için söylemek lazım. Phillip Johnson hukuk profesörüdür ve akademik anlamda biyolojiyle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur. Ayrıca Phillip Johnson, Harun Yahya'nın şiddetle karşı çıktığı ve bir saptırmacadan başka birşey olmadığını söylediği Akıllı Tasarım hareketinin lideri konumundadır. Bunları bir kenara bırakıp Phillip Johnson'ın yukardaki sözlerine bakacak olursak zaten biyoloji ve paleontoloji ile pek bir ilgisi olmadığını açıkça görürüz. Tüm filumların bir anda oluştuğu ve daha sonra yok olmaya başladıkları tamamen cahilce bir yaklaşımdır. Bazı filumların yok olduğu doğrudur ama yukarda da açıkladığım gibi Kambriyen döneminden sonraki dönemler de 30 civarında yeni filum ortaya çıkmış ve özellikle de son 10000 yıl içinde 12 yeni filum oluşmuştur. Yani tüm filumların en başta birlikte oluştuğu ve sayılarının giderek azaldığı tamamen gerçek dışı bir iddiadır.

Bu arada Kambriyen döneminde artan filum sayısını sebeplerini açıklamak için bazı tezler öne sürülmüştür. Bunlarla ilgili olarak da birşeyler söylemek istiyorum. Kambriyen döneminde iskeletli ve sert kabuklu canlıların fosillerinin ortaya çıktığı görülüyor. Yukarda adresini verdiğim Glenn R. Morton'un makalesininde bunun sebepleriyle ilgili teorilere de yer veriliyor. İskelet yapısının ilk oluşumu ve kabukların oluşumunun sebepleri açıklanmaya çalışılıyor. "Detoksifikasyon teorisi", "Biyomekanik hareket teorisi", "Yırtıcılık teorisi", "Biyocoğrafya teorisi" gibi bazı teoriler bunun sebeplerini ortaya koymaya çalışıyor. Yani ortada açıklanamayan birşey yok. Ama bunların hangisi doğrudur veya her hangi biri kesin doğrumudur bilemeyiz. Ama olası senaryolar var ve hepsi mantık dahilindedir ve eldeki bilimsel kanıtlara ve verilere dayanmaktadır.

Yani sonuç olarak Harun Yahya'nın ortaya koyduğu iddiaların çoğunluğunun bilimsel olarak hiçbir şey ifade etmeyen gerçek dışı iddialar olduklarını görüyoruz. İddialarının hiçbiri bilimsel verilere dayanmıyor. Sadece dini inançları gereği bilimsel gerçeklere gözlerini kapayan Amerikalı yaratılışçıların eserlerinden esinlenerek onların ayak izlerini takip etmektedir.

5.11.07

Yaratılışçılara Cevaplar 1

Harun Yahya'nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü adlı kitabındaki bilimsel yanlışlar ile başladığımız bu bölümün sonunda umarız ki bilimin gerçeğini gördüğünüzde neden bilimadamlarının neredeyse tamamının evrimi desteklediğini görecek ve sizin de ya içinizde bir şüphe uyanacak ya da evrimi destekleyeceksiniz. Sitenin diğer bölümlerini de okuyarak evrimin hayatımızın bir parçası olduğunu, dünyayı nasıl şekillendirdiğini daha net görebilirsiniz.

Bu kitaptaki birçok bilimsel yanlışı ve gerçek dışı iddiayı ortaya koymaya çalışacağım. Bu yazımda kitabın birinci bölümü olan Evrim Teorisi neden bilimsel ve geçerli bir teori değildir? bölümündeki yanlışları teker teker inceleyeceğim.

Şimdi kitaptan bazı alıntılar yaparak bilimsel olarak hatalı ve gerçek dışı noktalara değinmek istiyorum. Harun Yahya şöyle demiş:

Bugün biyoloji, paleontoloji, genetik, biyokimya, mikrobiyoloji gibi bilim dalları, canlılığın hiçbir şekilde tesadüfler ve doğa şartları sonucunda kendiliğinden meydana gelemeyeceğini kanıtlamıştır. Canlı hücresi, bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır. Modern bilim, tek bir canlı hücresinin dahi büyük bir şehirden çok daha kompleks bir yapıya ve içiçe geçmiş olağanüstü sistemlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Böyle kompleks bir yapı, ancak bütün parçaları aynı anda ve eksiksiz olarak ortaya çıktığında işlev görebilir. Yoksa hiçbir işe yaramaz, zaman içinde dağılır, parçalanır ve yok olur. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi milyonlarca sene diğer parçalarının "tesadüflerle" oluşmasını bekleyemez. Dolayısıyla sadece tek bir hücrenin kompleks yaratılışı dahi, Allah'ın canlılığı yoktan varettiğini açıkça göstermektedir.

Canlılığın kendiliğinden oluşması ile evrim teorisinin bir ilişkisi yoktur. Evrim teorisi türleşmenin nasıl oluştuğuyla ilgilenir. Canlılığın nasıl oluştuğu hala belirsizliğini koruyan bir konudur ama bilim dünyasındaki baskın görüş abiyogenezdir. Yani canlıların cansız maddelerden oluştuğu görüşü. Ama bunun nasıl olduğuyla ilgili farklı görüşler mevcuttur, değişik hipotezler vardır. Bunların evrim teorisiyle ilgisi yoktur. Evrim teorisi canlılığın oluşumundan sonraki kısım ile ilgilenir ve bunlarla ilgili tezler ortaya koyar. Kısaca evrim teorisine Harun Yahya'nın burdaki iddiasıyla saldırmak cahilce bir yaklaşımdır. Ayrıca kaldı ki burdaki iddiası da doğru değildir. Yaşamın doğal koşullarla kendiliğinden oluşması, yaratılışçıların yaptıkları cahilce istatistik hesaplamalarından çıkan sonuçlar gibi olanaksız değildir tam tersine oldukça muhtemeldir (1). Yaratılışçıların düşünmek istedikleri gibi hiç yoktan tamamen tesadüf ve şans eseri bir hücre elbette meydana gelmemiştir. Burda kademe kademe bir ilerleme ve en sonunda bugünkü bildiğimiz anlamda prokaryot bir hücrenin oluşumu söz konusudur. Yoksa yaratılışçıların saptırmaya çalıştığı gibi bir durum yoktur. Ortada sadece elementler veya ufak moleküller varken "bunların bir anda şans eseri birleşmesiyle hücre oluşturmuştur" diye bir görüş veya iddia yok. Kısaca yaratılışçılar konunun temeline inmeden konuyla ilgili fazla bilgisi olmayan insanları bu tip saptırmalarla kandırmaya çalışıyorlar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin Ian Musgrave’in yazısını abiyogenezle ilgili yazısını okuması faydalı olacaktır.

Aynı kitaptan başka bir alıntı daha:

Oysa ilk canlı hücresinin, hatta bu hücrenin içindeki milyonlarca protein molekülünden tek bir tanesinin dahi kendiliğinden oluşmasının imkansız olduğu, akıl ve mantığın yanı sıra, ihtimal hesaplarıyla matematiksel olarak da kanıtlanmıştır. Yani evrim teorisi daha ilk aşamada, ilk canlı hücrenin varoluşunu açıklama aşamasında çökmüştür.

Aslında yukarda bu konuya değinmiştim. Bir hücrenin veya proteinin bir anda şans eseri oluştuğunu kimse iddia etmiyor. Ama yaratılışçılar genelde bu tip aslında var olmayan düşünceleri varmış gibi gösterip bunları sözde çürüterek evrimi çürüttüklerini iddia ediyorlar. Bu konu için yukarda linkini vermiş olduğum yazının oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum.

Başka bir alıntı daha:

Uzun yıllar evrim teorisine inanan Nobel ödüllü bilim adamı Francis Crick bile DNA'yı keşfettikten sonra, yaşamın kaynağının rastlantı ve tesadüfler olamayacağını şöyle itiraf etmek zorunda kalmıştır:

Darwin’in teorisinin bilim dünyasına hakim olmasından bu yana, paleontoloji (fosil bilimi) bu teori temel alınarak yürütülmektedir. Ancak buna rağmen dünyanın pek çok farklı bölgesinde yapılan fosil kazıları, teoriyi destekleyen değil, çürüten sonuçlar vermiştir. Fosiller, farklı canlı gruplarının yeryüzünde özgün yapılarıyla aniden ortaya çıktıklarını, yani yaratıldıklarını göstermektedir.

Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayatın kökeni mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.1

1. Francis Crick, Life Itself: It's Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88

Burda çok açık bir aldatmaca var. Francis Crick kitabında "directed panspermia" yani "yönlendirilmiş panspermia" tezini anlatmaktadır. Yani Dünyadaki yaşamın uzaylılar tarafından bilinçli olarak Dünya'ya getirilmiş olabileceğinden bahsetmektedir. Ama Crick aynı zamanda kitabında abiyogenezin de Dünyadaki yaşamın başlangıcını oluşturmuş olabileceğini söylemektedir. Ama burda gözden kaçmaması gereken konu bunların evrim teorisiyle veya evrim düşüncesiyle ilgisi olmadığıdır. Crick, evrim teorisinin doğruluğunu savunmaktaydı. Yani Harun Yahya'nın söylediği gibi eskiden evrim teorisini kabul edip DNA'nın yapısını görünce imana gelmesi gibi hayali bir durum söz konusu değildir. Tekrar söylüyorum yaşamın başlangıcı ile evrim teorisi farklı konulardır.

Başka bir alıntı daha:

Evrim teorisinin bir diğer büyük hezimeti de fosil kayıtlarındadır. Yıllar süren arkeolojik çalışmalarda bulunan fosiller arasında, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, canlıların basit türlerden kompleks türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi gereken ara geçiş formlarına bir türlü rastlanamamıştır. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin sayılamayacak kadar çok olması gerekir. Daha da önemlisi, bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formları gerçekten var olmuş olsa, bunların sayısı bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olmalı ve dünyanın dört bir yanı fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolup taşmalıdır. Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında yaptıkları hummalı fosil araştırmalarında bu ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa, 150 yıla yakın bir süredir büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur.Kısacası fosil kayıtları da canlı türlerinin, evrimin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlediğini değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını göstermektedir.

Burada yine ardı ardına inanılmaz bilimsel yanlışlar sıralanmış. Geçiş türleri bulunmadığı tamamen yanlıştır ve tüm yaratılışçılar bu yanlışı sıkılmadan tekrarlar. Hatta en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx'in sürüngenler ile kuşlar arasında bir tür olduğunu kabul etmeyip birçok kuş ve sürüngen özelliği birada taşıyan bu türün normal bir kuş olduğunu iddia ederler. Ama 2005 yılında bulunan ve şimdiye kadar bulunmuş Archaeopteryx fosilleri içinde en iyi korunmuş olan fosil sayesinde daha önceki fosillerle elde edilemeyen bilgilere ulaşılmıştır. Bu fosil sayesinde kuşların ayaklarındaki ağaç dallarına tutunmaya yarayan ters yönlü parmağın, Archaeopteryx'te olmadığı anlaşılmıştır (2). Ayrıca kemik yapısının da uçamayan theropod dinozorlarla büyük benzerlik taşıdığı belirlenmiştir. Yani kuşların theropod dinozor kökenine dair düşünce bu son fosille daha da güçlenmiştir.

Balıkların amfibiyanlara, amfibiyanların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara ve memelilere evrimine dair geçiş türlerine ait birçok fosil bulunmuştur. Ama yaratılışçılar bu fosilleri her zaman görmezden gelmekte ve hepsine bahaneler bulmaktadır. Yukarda anlattığım gibi en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx'i bile kabul etmemek için kırk takla atan yaratılışçıların diğer fosillere bahaneler üretmekte zorlanmadığını tahmin ediyorsunuzdur heralde. Eğer diğer geçiş türleri hakkında bilgi edinmek istiyorsanız ve İngilizce biliyorsanız bu sayfayı inceleyebilirsiniz.

Kitabın ilk bölümüdeki iddiaları böylece cevaplamış olduk. Aslında bunlara iddia demek pek doğru olmaz. Çoğu yanlış bilgi ve aldatmaya yönelik kasıtlı çarpıtmalardır. Bunların içinde ciddi bilimsel bir iddia yoktu maalesef. Kitabın ileriki bölümlerinde bilimsel iddialarla karşılaşmayı umuyorum ama bu konuda pek de umutlu değilim çünkü Harun Yahya ve onun gibilerin nasıl çalıştıklarını ve amaçlarını çok iyi biliyorum.

Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.

Referanslar:
1. Musgrave I., 1998. "Lies, Damned Lies, Statistics, and Probability of Abiogenesis Calculations"
2. Mayr, G., B. Pohl, D.S. Peters, 2005. "A well-preserved Archaeopteryx specimen with theropod features". Science 310: 1483-1486.

4.11.07

Harun Yahya öğreniyor mu?

Yaklaşık 2 yıl önce (bu blogdaki tarihler yazıların gerçek tarihleri değildir) yazdığım bir yazımda Harun Yahya’nın bir kitabında yapmış olduğu bir çarpıtmadan bahsetmiştim. Kısaca özetlemek gerekirse durum şöyleydi. Charles Darwin’in babası hakkında söylediği bazı olumsuz sözler sanki Charles Darwin’in oğlu Francis Darwin tarafından Charles Darwin için söylenmiş gibi gösterilerek Charles Darwin’in bilimsel saygınlığı hedef alınıyordu. Ben de yazımda bu durumu açıkça ortaya koymuştum.

Ama aradan geçen zamanda bu durum düzeldi. Yani kitabın yeni basımlarında ve internet sitelerinde artık bu alıntı kullanılmıyor. Görüldüğü kadarıyla bu çarpıtmanın bu kadar net bir şekilde ortaya koyulması kendilerini biraz rahatsız etmiş. Burdan da görülüyor ki yaptığımız iş birşeylere yarıyor.

Peki biri çıkıp “sen bunları uydurdun belki nerden bilelim eski baskılarında olduğunu” derse ne olacak. İşte onun için kitabın eski baskısından bir ekran görüntüsü aldım. Aşağıdaki resime tıklayarak resmi büyütebilirsiniz. Kırmızı çerçeve içine alınan kısım artık yeni baskılarda ve internet sitelerinde yok.
(Büyütmek için resme tıklayın)

Harun Yahya ve ekibinin diğer yazılarımı da inceleyerek diğer yanlışlarını da düzeltmesini umuyorum. Ama tüm yanlışlarını burada olduğu gibi kitaplardan çıkarmaya kalksalar ortada kitap kalmaz. Yani anlayacağınız işleri zor.

Yaratılışçı Çarpıtmalar 5

İlk olarak http://www.talkorigins.org/faqs/homs/misquotes.html adresine bakalım. Sayfanın en altında şöyle bir bölüm var:

—————————————————————————————————————————
Harun Yahya (thought to be a pseudonym for a Turkish Islamic creationist organization) writes, in Chapter 10 of the book The Evolution Deceit:

Finally, in 1994, a team from Liverpool University in England launched an extensive research to reach a definite conclusion. Finally, they concluded that “the Australopithecines are quadripedal”.(4)

Reference 4 is to a paper by Spoor, Wood and Zonneveld, Implications of early hominid labyrinthine morphology for evolution of human bipedal locomotion, Nature, 369:645-8 (1994). Yahya’s statement is an outright lie. Spoor et al. do not make the statement attributed to them, and actually concluded that:

These observations support studies of the postcranial fossil record which have concluded that H. erectus was an obligatory biped, whereas A. africanus showed a locomotor repertoire comprising facultative bipedalism as well as arboreal climbing.

Jan 22, 2002: An email from the webmaster of the Harun Yahya site states that this misquote “was truly a mistake, but not a deliberate misquote”, and that such errors are mainly due to translation errors, as Yahya writes in Turkish then translates to English. The misquote has been removed from the site. I am extremely skeptical that translation errors were responsible for this mistake. I think it far more likely that the quote was accurately translated from a creationist source in English, some of which make similar claims.
—————————————————————————————————————————

Görüldüğü gibi yazar Jim Foley, HY’nin Evrim Aldatmacası kitabının İngilizce versiyonunda Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld’in bir makalesinden yaptığı bir alıntıyı gösteriyor ve bunun açıkça bir yalan olduğunu söylüyor. Yani makalede kesinlikle böyle bir bölüm yok diyor. Yazar kendisine HY’nin sitesinin webmaster’ından mail geldiğini ve bu hatanın çeviri hatasından kaynakladığını yani kasıtlı birşey olmadığının belirtildiğini söylüyor ve daha sonra bu yanlış bilginin 22 Ocak 2002′de siteden kaldırıldığını söylüyor. Bu kaldırılan bölüm yukarda koyu renkli olarak gösterdiğim bölüm. Şimdi HY’nin Evrim Aldatmacası kitabının Türkçe versiyonunun sitesindeki aynı bölüme bakalım:

İngiltere’deki Liverpool Üniversitesi’nden bir ekip, Australopithecuslar’ın iskeleti ile ilgili kesin bir sonuca varmak için kapsamlı bir araştırma yapmıştır. Vardıkları sonuç; “Australopithecuslar’ın dört ayaklı olduklarıdır.

Görüldüğü gibi İngilizce versiyonda çeviri hatasından kaynaklandığı, kasıtlı olarak hatalı yapılmadığı söylenen yanlış bilgi içeren bölümün aynısı Türkçe versiyonda hala mevcut. 22 Ocak 2002′de İngilizce versiyondan kaldırılan bölüm aradan yıllar geçmesine rağmen hala Türk okuyuculara aktarılmakta.

Görüldüğü gibi HY bunların yanlış olduğunu ve kaynak gösterilen makalede böyle bir bölüm olmadığını bilmesine rağmen kitabın Türkçe versiyonunda bunlara yer vermeye devam etmektedir. Amerika’da insanlar bu kaynaklara rahatça ulaşıp kontrol edebildiği için bunun yanlış olduğunu söyleyince HY’nin internetten sorumlu elemanları “evet burda çeviri hatası olmuş ama kasıtlı birşey kesinlikle yok” diyor ve bu uydurma bölümü internet sitesinden hemen çıkarıyor. Ama Türkçe versiyonda bu yanlış bilgiyi kullanmaya devam ediyorlar çünkü Türklerin bunları araştırıp doğruluğunu teyit etmeyeceğini biliyor. “Ben yazarım kimse de bu kaynakları açıp araştırmaz” diye mi düşünüyor acaba? Bunun için HY’nin İngilizce yazıları ile Türkçe yazılar arasında bazı yerlerde önemli farklılıklar vardır. Türkçe yazılarda yabancı yazarlardan yapılan alıntıların çevirilerinde bazı değişiklikler yapılmaktadır. Zaten daha önceki birçok yazımda da bunların birçok örneğine değinmiştim.

Yaratılışçı Çarpıtmalar 4

Harun Yahya'nın Evrimcilerin İtirafları isimli kitabından faydalanılarak hazırlanan www.evrimcilerinitiraflari.com sitesindeki çeşitli bölümlerde Prof. Cemal Yıldırım’ın Evrim Kuramı ve Bağnazlık (bu kitaba bedava olarak buradan ulaşabilirsiniz) kitabından bazı alıntılar var. Şimdi bunların birkaçını inceleyelim.

Harun Yahya'nın ilk alıntısı şöyle:

Hiçbir bilim adamı (Darwinist ya da neo-Darwinist olsun) evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez.40

40. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s.56-57

Şimdi bu kitapta bu cümlenin geçtiği yere bakalım Cemal Yıldırım aslında ne demiş:
Evrim kuramını 'ispatsız kaldığı' gerekçesiyle bilim dışı saymak ne denli yanlışsa, tartışılmaz "bilimsel bir yasa" saymak da o denli yanlıştır. Hiçbir bilim adamı (Darwinci ya da yeni-Darwinci olsun) evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez. Ne var ki, evrim kuramının sağlam olgusal verilere dayandığı gerçeği de yansız ve nesnel düşünen hiç kimsenin gözünden kaçmayacak kadar açıktır.
Görüldüğü gibi bir cümleyi tek başına almakla etrafındaki cümlelerle beraber almak ne kadar da büyük bir anlam farklılığına sebep oluyor.

Harun Yahya'nın başka bir alıntısı şöyle:
Doğrudur, evrim kuramı ispat edilememiştir.41

41. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s.134
Şimdi de bu cümlenin kitapta geçtiği yere bakalım:
Bir kez bir olgu olarak evrimsel değişme çeşitli yollardan gözlenebilmektedir. Öyle olmasa bile, fosil ve canlı organizmaların gözlemsel özelliklerinde çıkarsanabilir bir olaydır, evrim. Sonra evrim düşüncesi bir hipotezden ileri bir kuram kimliği kazanmıştır; gözlem ve deney ürünü sayısız verilerle yoklanmış, doğrulanmış bir kuram! Yaratılışçılar bu sonuç karşısında kalınca ağız değiştirmekte, kuramın ispat edilmediğini ileri sürmektedirler. Doğrudur, evrim kuramı ispat edilmemiştir. Ama bilimde hiçbir kuramın ispatı verilmez, verilemez! İspat, mantık ve matematik çalışmalarına özgü bir 'doğrulama' türüdür; bir savı bilimde olduğu gibi olgulara giderek yoklamayı değil, doğruluğu varsayılan kimi ilkelerden mantıksal çıkarsamayla doğrulamayı gerektirir. Evrim kuramı, fizik, astronomi, kimya gibi bilim dallarındaki herhangi bir kuram gibi birtakım olgusal veri ve ilişkilere açıklama sağladığı, çok sayıda güvenilir kanıtlara dayandığı için ayakta durmaktadır; yoksa belli bir inanca dayandığı için değil!
Uzunca bir bölümün içinden bir cümle cımbızla çekilir gibi alınarak, yazar gerçekte anlatmak istediği şeyin tam tersini savunuyormuş gibi gösterilmeye çalışılıyor.

Harun Yahya’nın bir diğer alıntısı ise şöyle:
Darwinizm doğal seleksiyon tezini yoklanması gereksiz, doğruluğu apaçık bir ilke saydığı ölçüde bilimsel bir kuram olmaktan uzaklaşmakta, ideolojik bir öğreti kimliği kazanmaktadır.55

55. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s. 51
Yine bu cümlelerin kitapta geçtiği bölüme bakalım:
Darwincilik doğal seleksiyon tezini yoklanması gereksiz, doğruluğu apaçık bir ilke saydığı ölçüde bilimsel bir kuram olmaktan uzaklaşmakta, ideolojik bir öğreti kimliği kazanmaktadır. Ancak hemen belirtmeli ki, bu öğretisel eğilim geçmişte kalmış bir olaydır. Bugünkü anlamıyla "Darwincilik" bilimsel evrim kuramıyla özdeştir.
Görüldüğü gibi bir cümlenin arkasından gelen bölüm çıkarıldığında, o cümle çok farklı bir anlam taşıyormuş gibi gözükebiliyor.

Bunlarla ilgili uzun uzun yorum yapmaya gerek duymuyorum. Herşey açık seçik ortada.

3.11.07

Yaratılışçı Çarpıtmalar 3

Harun Yahya'nın Evrimcilerin İtirafları isimli kitabında Evrimcilerin Darwin'le İlgili İtirafları bölümünde şöyle bir alıntı var (Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, s. 17):

Francis Darwin (Charles Darwin'in oğlu)
Babamın kafası kesinlikle bilimsel değildi ve bilgisini genel kanunlar altında genelleştirmeyi denemedi. Ancak onun yaptığı karşısına çıkan hemen hemen herşey için bir teori üretmekti. Onun bilgisinin bana birşey kazandırdırdığını üşünmüyorum.22

22 Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I, New York:D. Appleton and Company, 1888, s. 19

Şimdi ilk olarak bu alıntının kitapta geçtiği bölüme bakalım:

"My father’s mind was not scientific, and he did not try to generalize his knowledge under general laws; yet he formed a theory for almost everything which occurred. I do not think I gained much from him intellectually; but his example ought to have been of much moral service to all his children. One of his golden rules (a hard one to follow) was, 'Never become the friend of any one whom you cannot respect.'" (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, New York, D. Appleton & Co., 1905, s. 19)
Burda dikkat ederseniz yazının tırnak işaretleri içinde olduğunu görürsünüz. Kitapta burdan önceki sayfalara göz attığınızda önceki 5-10 sayfa boyunca tırnak işaretleriyle ayrılmış pek çok kısa bölüm görürsünüz. Bu bölümlerde bir kişi "My father" yani "Babam" diyerek birini anlatır. Yine bu bölümlerde insanların anlatılan kişiye "Doctor Darwin" yani "Doktor Darwin" dediğini görüyoruz. Bu bölümler nerde başlıyor diye biraz geri gittiğimizde 11. sayfada şöyle bir bölümle karşılaşıyoruz:
What follows was added by Charles Darwin to his autobiographical 'Recollections,' and was written about 1877 or 1878.

"I may here add a few pages about my father, who was in many ways a remarkable man." (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, New York, D. Appleton & Co., 1905, s. 11)
Burdan da anlaşılabileceği gibi 11. sayfadaki o bölümden itibaren Charles Darwin'in kendi otobiyografisi için (1877 veya 1878 yılında) babası "Doctor" Robert Waring Darwin (1786'da Leiden Üniversitesinden Tıp Doktoru ünvanı almıştır) için yazdıkları koyulmuş. Zaten The Life and Letters of Charles Darwin kitabının ilk bölümü The Darwin Family yani Darwin Ailesi başlıklıdır ve bu bölümde Darwin Ailesinin fertleri tanıtılır. Harun Yahya'nın kitabında geçen bölüm de aslında Francis Darwin'in babası Charles Darwin ile ilgili sözleri değil, Charles Darwin'in babası Robert Waring Darwin ile ilgili sözleridir.

Görüldüğü gibi yine Harun Yahya insanların gözünde Charles Darwin'in değerini düşürmek için aslında onun için söylenmemiş bir sözü sanki onun için söylenmiş gibi göstermeye çalışıyor. Oğlunu kullanarak haksız yere Charles Darwin'e saldırıyor ve onu aşağılamaya çalışıyor.

Not: Bu bölüm Evrimcilerin İtirafları kitabının yeni basımlarından çıkarılmıştır. Ancak eski basımlarında bulunabilir.
Bu durumla ilgili açıklamamı Harun Yahya öğreniyor mu? başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

2.11.07

Yaratılışçı Çarpıtmalar 2

Harun Yahya'nın Evrimcilerin İtirafları isimli kitabından faydalanılarak hazırlanan bir sitede Evrim Teorisinin Geçersizliği Hakkındaki İtiraflar bölümünde şöyle bir alıntı var (Aynı alıntıyı Evrimcilerin İtirafları kitabının 20. sayfasında da bulabiliriz):

Dr. Albert Fleischman (Zoolog):
Çöküşte olan Darwin'in teorisi doğa aleminde ispatlanması gereken tek gerçek değildir. Bilimsel araştırmaların bir sonucu değildir, ama kesin olarak hayal gücünün bir ürünüdür.33

33. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, (URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/sites/sbs777/vital/evolutio.html) (http://www.pathlights.com/ce_encyclopedia/01-evol1.htm, Scientists Speak About Evolution -1)

Şimdi bu alıntı ile ilgili birkaç noktaya değinmek istiyorum:

1. Bahsi geçen bilim adamının soyadı Fleischman değil Fleischmann'dır. (Önemsiz bir ayrıntı gibi gözükse de bunun bilimsel ciddiyet açısından önemli olduğunu düşünüyorum.)
2. Kaynak olarak bir internet sitesi verilmiş ama o sitelerdeki yazılarda ayrıca kaynak belirtilmemiş. Yani Harun Yahya bahsi geçen cümlenin aslında nerede geçtiğini, Albert Fleischmann'in bunu ne zaman nerde söylediğini bilmiyor, hatta söyleyip söylemediğini bile bilmiyor. Ayrıca verdiği adreste başka bir yazımda da belirttiğim gibi bir Hristiyan okulunun evrim karşıtı mücadele için hazırladığı dokümanlar var. Ama nedense onlar da bu sözler için bir kaynak vermemişler.
3. Ronald Numbers'ın The Creationists yani Yaratılışçılar adlı kitabında Albert Fleischmann ile ilgili şöyle bir bölüm var:
The one lone biologist [on the list] was Albert Fleischmann (1862 - 1942), a reputable but relatively obscure German zoologist who taught for decades at the University of Erlangen in Bavaria. In 1901 he published a scientific critique of organic evolution, Die Descendenztheorie, in which he rejected not only Darwinism but all theories of common organic descent. (Numbers, Ronald L., The Creationists: The Evolution of Scientific Creationism, New York: Knoph, 1992, p. 51 - 52.)
Ronald Numbers Yaratılışçılar kitabında, Albert Fleischmann'ın kimsesiz ve pek tanınmamış bir Alman zoolog olduğunu söylüyor. 1901 yılında organik evrimi eleştiren bir kitap yazdığını ve sadece Darwinizmi değil ortak organik soyu savunan tüm teorileri reddettiğini söylüyor. Yani Albert Fleischmann aslında evrimci falan değil tam tersine bir yaratılışçı.

Görüldüğü gibi Harun Yahya ne sözünü aktardığı bilim adamının adını doğru yazabiliyor ne de aktardığı söze ilişkin doğru bir kaynak gösterebiliyor. Bunlar yetmezmiş gibi bir de yaratılışçı birini evrimci diye tanıtıp onun sözlerini "evrimcilerin itirafları" adı altında sunmaya çalışıyor. Sizce bu yapılan gerçeklerin bilinçli olarak çarpıtılmasından başka nedir?

1.11.07

Yaratılışçı Çarpıtmalar 1

Harun Yahya’nın Evrimcilerin İtirafları isimli kitabından faydalanılarak hazırlanan bir sitede Evrim Teorisinin Geçersizliği Hakkındaki İtiraflar bölümünde şöyle bir alıntı var (Aynı alıntıyı Evrimcilerin İtirafları kitabının 18. sayfasında da bulabiliriz):
Dr. Robert Milikan (Nobel ödüllü, ünlü bir evrimci):
Şu çok acıklı: Biz bilim adamları şu ana kadar hiçbir bilim adamının kanıtlayamadığı evrimi kanıtlamaya çalışıyoruz.27

27. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/sites/sbs777/vital/evolutio.html
İlk olarak verilen kaynak gerçek kaynak değil. Heralde Harun Yahya sözün orijinalinin nerde geçtiğini bulamamış, belki de hiç araştırmamış. Kaynak olarak bir Hristiyan Okulunun evrim karşıtı mücadele için yaptığı çalışmayı göstermiş. Ben orijinal sözü ve bu sözün nerde geçtiğini vereyim:
The pathetic thing is that we have scientists who are trying to prove evolution, which no scientist can ever prove. (Millikan, Robert A., Nashville Banner, August 7, 1925)
Şimdi de yazarın gerçekte ne dediğine bakalım: "Acıklı olan şey hiçbir bilim adamının hiçbir zaman ispatlayamayacağı evrimi ispatlamaya çalışan bilim adamlarımız var". Teorilerin ispatlanması veya kanıtlanması ilginç bir konudur. Bu konuyla ilgili Cemal Yıldırım'ın Evrim Kuramı ve Bağnazlık kitabında yazdığı bir bölümü aktarmak istiyorum (Kitaba buradan ulaşabilirsiniz):
Bir kez bir olgu olarak evrimsel değişme çeşitli yollardan gözlenebilmektedir. Öyle olmasa bile, fosil ve canlı organizmaların gözlemsel özelliklerinde çıkarsanabilir bir olaydır, evrim. Sonra evrim düşüncesi bir hipotezden ileri bir kuram kimliği kazanmıştır; gözlem ve deney ürünü sayısız verilerle yoklanmış, doğrulanmış bir kuram! Yaratılışçılar bu sonuç karşısında kalınca ağız değiştirmekte, kuramın ispat edilmediğini ileri sürmektedirler. Doğrudur, evrim kuramı ispat edilmemiştir. Ama bilimde hiçbir kuramın ispatı verilmez, verilemez! İspat, mantık ve matematik çalışmalarına özgü bir "doğrulama" türüdür; bir savı bilimde olduğu gibi olgulara giderek yoklamayı değil, doğruluğu varsayılan kimi ilkelerden mantıksal çıkarsamayla doğrulamayı gerektirir. Evrim kuramı, fizik, astronomi, kimya gibi bilim dallarındaki herhangi bir kuram gibi birtakım olgusal veri ve ilişkilere açıklama sağladığı, çok sayıda güvenilir kanıtlara dayandığı için ayakta durmaktadır; yoksa belli bir inanca dayandığı için değil!

Burada Cemal Yıldırım, Evrim Teorisinin neden sapa sağlam ayakta olduğunu, ispatın ne olduğunu ve neden Evrim Teorisinin ispatlanması diye birşey olmadığını net bir şekilde açıklamaktadır.

Son olarak Harun Yahya'nın kitabında geçen "Dr. Robert Milikan (Nobel ödüllü, ünlü bir evrimci):" bölümü için birkaç şey söylemek istiyorum:

1. Bahsi geçen bilim adamının soyadı Milikan değil Millikan'dır. (Önemsiz bir ayrıntı gibi gözükse de bunun bilimsel ciddiyet açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca internette arama yaptığınızda neredeyse tüm evrim karşıtı sitelerde bu ismin yanlış yazıldığını görürsünüz. Bu da Harun Yahya'nın aslında nerelerden beslendiğini göstermesi açısından önemli diye düşünüyorum.)
2. Robert Millikan 1868-1953 yılları arasında yaşamıştır ve bu yazıyı 1925 yılında yazmıştır.
3. Kendisi bir fizikçidir ve Nobel Ödülünü de fizik alanında almıştır. Fizikten sonraki en önemli ilgi alanı din ve felsefedir (bkz.).

Yani Harun Yahya bu bilim adam için "ünlü bir evrimci" demekle gerçekleri yansıtmamaktadır. Tabi bir de kitabın adının Evrimcilerin İtirafları olduğunu düşündüğümüzde kitaptaki örnekler arasında aslında evrimci olmayanların bulunması sizce de ilginç değil mi?

12.6.07

Adnan Oktar'ın basın toplantısından kesitler

Adnan Oktar'in Avrupa basını için yaptığı basın toplantısının videolarını YouTube'da izliyorum. Basın toplantısında öyle şeyler söylenmiş ki bunları herkesin öğrenmesi lazım. Bunlar gizli kalmamalı. Oldukça uzun bir basın toplantısı olmuş. Ben de izledikçe önemli yerleri sizlere aktaracağım. Parantez içindeki kalın ve italikli yazılar benim yorumlarımdır:

Akademik eğitim, fosiller ve kitapları hakkındaki düşünceleri
BM: Şimdi benim bildiğim kadarıyla bilimsel anlamda herhangi bir yüksek eğitiminiz yok. Teorinizi nasıl bilimsel olarak adlandırıyorsunuz?

AO: Hayatı anlamak için akademik eğitime gerek yoktur. Evrimin olmadığını anlamak için de akademik eğitime gerek yoktur.

Biz buraya binlerce fosili getirip serelim. Ortaokul çocuklarını getirelim. "Çocuklar milyonlarca yıl önceki fosilleri görüyorsunuz şu anda. Ama şu anki canlılarla hiç farkı yok." desek çocukların akademik eğitim görmesine gerek kalır mı burda? Değişmediği açık belli.

(Peki Adnan Oktar sizce milyonlarca yıllık bir fosilin bugünkü bir canlı ile tamamen aynı olduğunu nasıl anlıyor? Fosili bulan ve incelemeler yapan bilim adamlarının bilimsel makalelerinden mi bu sonuçlara varıyor? Elbette hayır. Adnan Oktar'ın bu sonuca varması için yapması gereken tek şey fosile söyle bir bakmak. Bu kadar, başka bir şeye gerek yok. Sonuca ulaşmak için fosile belki de sadece fosilin resmine kısa bir bakış atması yeterli. Ne gerek var fosili bilimsel olarak incelemeye. Kolayı var. "Şimdikiyle aynı, hiç değişmemiş" der geçerim. Kim nerden bilecek ne olduğu?)

Dünya insanlığını darwinistler oyuna getirmiştir... Darwinizm son derece kolaydır anlaşılması. Delilleri son derece açıktır. Darwinizmin olmadığı, evrimin olmadığı da son derece açıktır.

(Doğrudur, anlaşılması da kolaydır, delilleri de açıktır. Ama nedense hala o delilleri görmezden gelip evrimin doğruluğunu kabul etmemek için uğraşanlar var.

Asıl bomba burda geliyor. Aman koltuklarınızdan düşmeyin, sıkı tutunun.)


Mesela benim bu kitabımı okuyup da etkilenmeyen ve evrimin yanlış olduğunu kabul etmeyen bir insan benim tahminim yoktur. Meydana gelen paniğin nedeni de budur. Ama darwinizmi öyle bir kavramış öyle bir yok etmiştir ki kitap inkarı mümkün olmayacak derecede açıktır. O yüzden bu kadar etki meydana getirdi.

(Anlaşılan bundan sonra insanları ikiye ayıracağız. (1) Adnan Oktar'ın Yaratılış Atlas'ını okumayıp hala evrimi kabul edenler ve (2) Yaratılış Atlas'ını okuyarak evrimin yanlış olduğunu görenler. Burda bize düşen de Adnan Oktar'a insanlığa yaptığı bu muhteşem katkıdan dolayı şükranlarımızı sunmaktır.

Şaka bir yana, sanırım Adnan Oktar kitaplarında yazanların bilimsel gerçekler ve doğrular olduğuna kendini bile inandırmış gibi gözüküyor.)


Şimdilik bu kadar. Videoyu izlemeye devam ettikçe önemli bölümleri aktarmayı sürdüreceğim. (11.06.2007 00:11)

Geçiş fosilleriyle ilgili düşünceleri
BM: Maymunlar ve insanlar arasındaki bulunan kalıntılar, bu vartlıklarla ilgili düşünceniz nedir o zaman?

AO: Bu tür bir ara varlık yok. Bu çok önemli. Benim kitaplarımda yüzlerde kafatası fosili sergiledim. Bunların birçoğu 70-80 milyon yıllık. Hiçbir hayvanın kafatasında bir değişiklik olmamıs. Ama darwinistlere göre ne hikmetse bir tek insanın kafatasında bir değişiklik olmuş.

(70-80 milyon yıllık kafatası fosilleri sergilemiş Adnan bey. İlginç! Nedense ben kitaplarına bakınca bu tıp fosiller göremedim. Bilim adamlarının bulgularına göre en eski Homo sapiens yani modern insan fosilleri 200 bin yıl öncesine dayanırken en eski insansı fosilleri yaklaşık 5-6 milyon yıl öncesine kadar gider. Adnan bey ise 70-80 milyon yıllık kafatası fosillerinden bahsediyor. Gerçekten çok ilginç. Bir de üstüne üstlük bunların hiç değişmediğini söylüyor. İnsansı türlerine ait kafatası fosilleri incelendiğinde yaklaşık 3.5 milyon yıl içinde beyin hacminin 400 cc civarından başlayarak 1500-1600 cc dolaylarına geldiği görülebilir. Ama nedense(!) Adnan Oktar bunları görmek istemiyor ve fosillerde hiçbir değişiklik olmadığını iddia ediyor.)

BM: Bu maymun da değil insan da değil. Bu çeşitli yerlerde Atapuerca gibi yörelerde bulunmuş olan kalıntılar nedir sizce?

AO: Maymun türü olan tüm canlılar insana benzerler. Bu çok normal. Bunların bir çoğu soyu tükenmiş maymun türleridir. Yahut orangutan veyahut gibon, yani ara fosiller bakıldığında bu tarz birşeye raslayamıyoruz. Yani ara fosil tarzında birşeye raslayamıyoruz. Zaten kitaplarımda da çok detaylı bilgi var bu konuda. Mesela Piltdown adamı bir sahtekarlık ürünüdür. Piltdown adamı isimli fosil sahtekarlık ürünüdür. Diğerleri de aynı tarzdadır. Yani tek tek şimdi uzun teknik bilgi verirsem çok vakit alır ama bunların hakkında çok detaylı bilgiyi kitabımda görebilirsiniz.

(Adnan beyin işi ne kadar da kolay değil mi? "Bunlar nesli tükenmiş maymun türleridir veya orangutan, gibon gibi canlıların fosilleridir. Ara tür falan yoktur." diyerek işin içinden çıkıyor. Onlarca insansı türünü bir çırpıda silip atıyor. Binlerce bilim adamının, araştırmacının çalışmalarını bir anda yok saymak ne kadar da kolay değil mi?

Ayrıca Adnan Oktar'ın bu konuda konuşurken ne kadar zorlandığını görmeniz lazım. Merak edenlere videoları izlemelerini tavsiye ederim. Zaten dikkat ederseniz anlamlı ve düzgün cümleler kuramadığını görürsünüz. Hemen ardından kitaplarında bu konuyla ilgili bilgiler olduğunu söyleyerek konuyu kapatmaya çalışması da çok anlamlı. Tabi bir de sözü Piltdown adamı ile sahtekarlıklara getirmesi de çok manidar. Hele bir de "diğerleri de aynı tarzdadır" diyerek tüm ara fosilleri sahtekarlık ürünü olarak damgalaması işin boyutunu göstermesi açısından önemli diye düşünüyorum. Bu arada yaratılışçıların sık sık başvurduğu Piltdown adamı ve diğer birkaç sahtekarlık suçlamasının cevabı için daha önce yazmış olduğum Birkaç evrim karşıtı iddianın cevapları başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.)


Tekrar bir ara veriyorum. Önemli gördüğüm kısımları aktarmaya devam edeceğim. (11.06.2007 01:58)

Evrimi hedef olarak seçmesinin nedenleri
BM: Benim sormak istediğim soru acaba neden sürekli olarak evrim konusunun üzerinde bu kadar duruyorsunuz bu kadar çok vurguluyorsunuz...Bugün dünyada karşılaştığınız en büyük sorun bu mü? Yaratılış mı yoksa evrim mi? Temel sorun mü acaba?

AO: Komünizmin, faşizmin ve masonluğun dayandığı temel nokta darwinizmdir. Bunlar da dünayayı etkileyen halen en büyük güçlerdir. Vahşi kapitalizmin kökeninde de yine darwinizm vardır. Darwinizm gittiğinde insanlar dünyayı yeniden yorumlayacaklardır, olaylara yeniden bakacakdir. Komünizme inanma kalkar, faşizme inanma kalkar, masonluğa inanma kalkar ve olaylara daha objektif ve daha akılcı bakma ortaya gelir. Şartlanmışlık ortadan kalkar. Onun için çok hayatı buluyorum. Hitler, Lenin, Mao, Stalin hepsi darwinisttiler.

(Evrim ile komünizm, faşizm veya masonluk arasında ufak bir bağ bulmak bile zorken Adnan Oktar evrim teorisini bunların temeli olarak görüyor. Gerçekten çok ilginç. Mesela komünizmin temelinde nasıl oluyorda darwinizm bulunuyor çok merak ediyorum. Aynı şekilde faşizmle veya masonlukla darwinizmin ne ilgisi var? Sanırım Adnan Oktar darwinizmi dinsizlikle eş anlamlı olarak kullandığı için ve komünizmi de dinsizliğin bir simgesi olarak gördüğü için komünizmin temelinde darwinizm olduğunu sanıyor. Ayrıca Stalin darwinistti diyerek komik duruma düşüyor. Stalin darwinizme karşı lamarkizmi tercih ettiğini kendi kitabında söylüyor. Doğal seçilimin öngürdüğü bireysel mücadelenin, Marksist düşüncedeki toplu olarak sınıf mücadelesiyle çeliştiğini düşünüyordu. Yine aynı şekilde siyasi görüşlerine ters gelen genetiğin, kapitalist ürünü sözde bilim olduğunu düşünüyordu (kaynak). Ama anlaşılan Adnan Oktar'ın bunlardan haberi yok ki Stalin'in darwinist olduğunu söylüyor.

Hitler de Adnan beyin düşündüğü gibi darwinist ve dinsiz değildi. Hitler, hayatının ilk döneminde bir katolikti ama daha sonra pozitif hristiyanlık dediği bir inanca sahip oldu ve bunu kitabında da belirtmişti. Kitabında birçok yerde Tanrı'ya vurgu yapmıştır. Kitabında bir yerde Tanrı'nin dileğiyle insana şeklini özünü ve kabiliyetlerini verdiğini söyler (kaynak). Yani Hitler aslında bir yaratılışçıdır. Hitler'e darwinist demek için Hitler'in bu konudaki düşüncelerini bilmemek gerekir.

Kaldı ki tüm bunlar doğru bile olsaydı bu tip siyasi, felsefi veya dini görüşler nedeniyle bilimsel bir teoriye karşı mücadele vermek kabul edilemezdi. Eğer bilimsel bir teori doğruysa doğrudur. Sizin siyasi, felsefi veya dini görüşlerinizle uyuşmuyor diye bilimsel bir teorinin karşısında duramazsınız. Bilimde bu tip şeylere yer yoktur. Bilimsel bir düşünceyi siyasi bir hareket bir şekilde kullanıyorsa bu durum bilimsel düşüncenin doğruluğunu etkilemez. Bilim objektiftir, bağımsızdır.

Kişileri örnek göstererek "şunlar şunlar darwinistti, darwinizm şu görüşlerin temelidir, bunları ortadan kaldırmak için önce darwinizmi yok etmek gerekir" gibi düşünceler bence akıldan, mantıkdan ve sağduyudan uzak, temelsiz yaklaşımlardır. Bunlara ancak bilimsel düşünceyi sindirememiş, olaylara objektif bakmayı beceremeyen, ilgili konu hakkında temel bilgiden yoksun insanlar kanacaktır. Bu tip metodlarla bir yere varılması mümkün değildir.)


Tekrar bir ara veriyorum. Önemli gördüğüm kısımları aktarmaya devam edeceğim. (11.06.2007 03:27)

Kitaplarını nasıl yazıyor?
BM: Benim anladığım kadarıyla 250'den fazla kitap yazmışsınız. Öncelikle sunu sormak istiyorum. Acaba bu kadar vakti nereden buluyorsunuz bütün bu kitapları yazmak için?

AO: Ben çalışmaları yaparken İngilizce, Fransızca, Almanca her dilde benim arkadaşlarım bana bu tarz kitapları tercüme edip hazır olarak getirirler hatta kritik de yaparlar. Ben onları bir araya getirip yorumlayıp editöre veriyorum. Yani daha pratik ve daha kolay bir yöntem kullanıyorum. O yüzden böyle süratli oluyor. Yani normal bir yazar hem kendi tercüme eder, kendi araştırır, kendi bu işlerle ilgilenir. Ben o ara çalışmaları ekip halinde arkadaşlarımla yapıyorum. O yüzden böyle kolay oluyor.

(Yani aslında kitapları Adnan Oktar yazmıyor. Arkadaşları her türlü çeviri ve eleştiri işini kendileri yapıyor. Adnan bey ise en sonunda yorumunu ekliyor. Bu yorum da muhtemelen "işte gördüğünüz gibi evrim teorisi çökmüştür" veya "gördüğünüz gibi evrimciler bile evrimin çöktüğünü itiraf ediyorlar" gibi klişeler oluyordur.

Buradaki asıl önemli nokta Amerika kökenli yaratılışçıların kitaplarının Harun Yahya kitaplarının temel kaynağı olduğudur. Adnan Oktar'ın bunu kabul etmiş olması önemlidir. Biz bunu yıllardır söylüyorduk ama yaratılışçılar buna inanmıyorlardı, belki de inanmak istemiyorlardı. Sanırım şimdi onlar da gerçeği görmüşlerdir.

Ayrıca Adnan Oktar bunu kabul ederek daha önce Kadir Çelik'le yaptığı röportajda söyledikleriyle çelişmiştir. Kadir Çelik'ın "bu kitapları siz mı yazıyorsunuz" şeklindeki sorusuna "...eğer ben yazmıyorsam, bunu yapabilecek dünyada, yüzlerce profesör var, yüzlerce grup var. Herhangi biri çıksın, bu kitapların benzeri bir kitap yazsın. Benim de bu kitapları yazmama gerek kalmaz o zaman." diyerek cevap vermişti. Şimdi ise bu konuyla ilgili kitapların tercüme edilip hazırlanıp önüne hazır olarak geldiğini kendisinin sadece yorumlarını eklediğini söylüyor. Demek ki bu kitaplara benzer kitaplar varmış Adnan bey. Yani sizin de artık bu kitapları yazmanıza gerek kalmadı.)

Tekrar bir ara veriyorum. Önemli gördüğüm kısımları aktarmaya devam edeceğim. (11.06.2007 11:58)

Yaratılış Atlası, Bilim ve Gelecek dergisinde yanlışlanmıştır
BM: Neden böyle bir basın toplantısı yapıyorsunuz? Asıl amaç nedir?

AO: Birçok nedeni var. Birçok yanlış anlaşılma var.

[...]Üçüncüsü, kitabın yasaklanması talebi var. Bu çok çirkin, çok zavallıca ve çok aciz bir üslup. Fikre karşı fikirle çıkılır. Mesela eğer bu kitap yanlışsa, anlatılanlar yanlışsa bunu anlatan bir kitapçık çıkarılır, konu biter.

[...]Mesela darwinistlerin tatlı rüyası kitabın yasaklanması, dünya çapında yasaklanması. Yani şunların tatlı rüyası, yanı ısrarlı talep bu. Halbuki bunu yapacaklarına 10-15 tane evrimci profesör bir araya gelir, bir kitap yazarlar. Alın bu kitabın cevabı derler. Konu biter. Hem cevap veremiyorlar çünkü cevap veremez çünkü doğru anlatılanlar. Nasıl cevap versin? Doğru olduğuna adı gibi emin. O yüzden de sadece yasaklanmasını talep ediyorlar.

(Yaratılış Atlası kitabının yasaklanmasının talep edildiğini ilk defa duyuyorum. Bana bu hayalı bir iddia gibi geldi. Şimdiye kadar Adnan Oktar'in yazdığı yüzlerce kitaptan bilimsel gerçeklere uymaması açısından pek bir farkı olmayan bu kitabın yasaklanmasını kim neden istesin? Diğer yüzlerce kitap da sayısız bilimsel yanlış içeriyordu bu kitap da içeriyor. Yasaklanmasını gereksiz olur. Böyle yanlışlarla dolu kitapların ortalıkta olması evrim karşıtlarının bilimden ne kadar uzak olduğunu kanıtlamak açısından önemli birer kaynaktır bilim adamları için.

Bu basın toplantısının tam tarihini bilmiyorum. Mayıs ayı içinde olduğunu tahmin ediyorum. Eğer öyleyse Adnan Oktar'ın bu kitaba ve diğer kitaplarına karşı verilmiş cevaplardan haberi vardır. Cevap veremiyorlar falan diyor ama aslında aldığı cevabın farkında diye tahmin ediyorum. Eğer gerçekten verilen cevaplardan bihaberse, kendisine Bilim ve Gelecek dergisinin Nisan ve Mayıs aylarında yayımlanan 38. ve 39. sayılarını incelemesini tavsiye ederim. Aynen Adnan beyin söylediği gibi bilim adamları toplanıp bu kitabı incelemiş ve Adnan Oktar'in kitaplarındaki yanlışları tek tek ortaya koymuştur. Bilimin Safsataya Yanıtı HARUN YAHYA DOSYASI ve ABD Klonu Yaratılışçılık HARUN YAHYA DOSYASI - 2 başlıklarıyla çıkan 2 sayı boyunca Adnan Oktar'ın iddiaları teker teker çürütülmüştür.



Adnan Oktar'ın sitediği de bu değil miydi? "...eğer bu kitap yanlışsa, anlatılanlar yanlışşa bunu anlatan bir kitapçık çıkarılır, konu biter" demişti. İstediğiniz oldu Adnan bey. Bilim adamları size gerekli cevabı verdiler ve konu kapandı.)


İncelememi burada noktalıyorum. Umarım bu incelemem hala Harun Yahya kitaplarının bilimsel gerçekler içerdiğini düşünen kesim için faydalı olur.

11.6.07

Kadir Çelik'in Adnan Oktar röportajından kesitler

Kadir Çelik'in Adnan Oktar ile yaptığı röportajdan bazı bölümler. Parantez içinde kalın ve italikli yazılar benim yorumlarımdır:
Kadir Çelik: Adnan bey nasıl geçinirsiniz efendim siz? Yani geliriniz nedir? Ticaret mi yaparsınız, yoksa babadan kalma bir servetiniz var da onu mu harcarsınız?

Adnan Oktar: Tabiki bir ticari ufak tefek çalışmalarım oluyor arkadaşlarımla o tarzda bir çalışmam var eskiden beri. Ama ben öyle bir müsrif bir insan değilim, yani öyle dışarıda hayatı olan, bol bol para harcayan falan bir insan değilim. Ama kendime yetecek kadar bir ticari faaliyetim oluyor.

Kadir Çelik: Yoksa sorunun aslında nereye geleceğini herhalde biliyordunuz, yoksa o zengin aile çocuklarının varlıkları mı akıtılıyor? Çünkü bu da iddialar arasında.

(Yok canım daha neler? Kadir bey nerden çıkarıyorsunuz böyle şeyleri? Hiç öyle şey olur mü? Adnan bey çok mütevazı bir yaşam sürüyor. Ne parası ne servet akıtılmasından bahsediyorsunuz?)

Adnan Oktar: Ama ben çok sakin yaşayan bir insanım yani öyle bir şeyi harcayacak ortamım yok benim. Yani gazinoya gitmem, eğlenmeye gitmem, yani gidenler de olabilir tabikide. Fakat o parayı harcayacak benim bir ortamım olmuyor. Öyle bir iddianın olması için onu harcayacak bir yer olması lazım.

(Ne yani para akıtılıyor da ben harcayacak yer bulamıyorum mu demek istiyorsunuz Adnan bey? Yok yok. Heralde öyle demek istemediniz. Ufak bir yanlış anlaşılma oldu.)

Kadir Çelik: Yaşadığınız alanlar çok lüks alanlar, mekanlar...

Adnan Oktar: Örnek?

Kadir Çelik: Kandilli'deki, Rasathane'nin altındaki yer, mesela Silivri'de bir çiftlik vardı, dehşetti. Çok ağdalı döşenmiş, Versace koltuklar var, pek çok tarihi eser var, yani orası bir köşk olmaktan öte, bir kaşane havasında.

Adnan Oktar: Kandilli'deki eve çok nadir olarak misafir olarak gittim. Silivri'deki çiftliğe hiç gitmedim. Bir kere dahi gitmedim.

(Gerçekten mi? Helal olsun size Adnan bey. Yani bu lüks mekanlar elinizin altında ama hiç kullanmıyorsunuz bile. Takdire şayan bir davranış.)

Kadir Çelik: Efendim herhalde Gültepe'de bir gecekonduda yaşamıyorsunuz.

(Yok artık, daha neler Kadir bey. O kadar da değildir heralde. Baksanıza Adnan beyin kendine yetecek kadar bir ticari faaliyeti varmış. Gecekonduda ne işi olsun? Sizi ciddiyete davet ediyorum.)

Adnan Oktar: Doğru ama denilen mekanlar doğru değil. Kaldığım yerler var tabiki ama orası değil.

Kadir Çelik: Orası değil?

Adnan Oktar: Değil.

Kadir Çelik: Oraları mütevazi döşenmiş alanlar mıdır?

Adnan Oktar: Mütevazi derken temiz güzel bakımlı yerler tabi ki.

Devam ediyoruz:
Kadir Çelik: Peki o suyun kaynağı nereden Adnan Bey?

Adnan Oktar: Hangi suyun?

Kadir Çelik: Bilim Araştırma Vakfı'nın yaptığı pek çok iş var, işte konferanslar düzenleniyor, kitaplar yayınlanıyor ki, o kitaplar hem baskı kalitesiyle, hem kağıdıyla büyük maliyetler gerektiren şeyler. Nedir kaynağı?

Adnan Oktar: Onların hepsi vakıf defterinde mevcut. Vakıf kontrolünde de, devletin resmi görevlilerince de tespit edilebilen, imkanı olan bir konu bu.

Kadir Çelik: Ben de baktım o vakfın gelirleriyle o işleri yapabilmek mümkün değil Adnan Bey. Ama o kitapların kağıdını alamazsınız.

Adnan Oktar: Kitap, kitapla alakası yok vakfın. Onu kitap şirketi yapıyor.

Kadir Çelik: Yani bedava mı basıyor kitap şirketi bunu?

Adnan Oktar: Bilim Araştırma Vakfı'nın yaptığı faaliyetleri, Bilim Araştırma Vakfı kendi karşılıyor.

Kadir Çelik: Kitapları kim yayınlıyor?

Adnan Oktar: Harun Yahya kitaplarını Global Yayıncılık yapıyor.

(Global Yayıncılık mı yapıyor? İlginç. Türkiye'deki kitap sitelerini dolaştığımızda nedense karşımıza Vural Yayıncılık ve Kültür Yayıncılık ve Dağıtım gibi şirketler çıkıyor. Ama çok da önemli değil. Geçelim.)

Kadir Çelik: Ama herkese bedava gidiyor.

Adnan Oktar: Promosyon olarak tabi her yayınevi bunu yapar. Yani kitap tanıtmak için bunu yapar.

(Heralde kitaplarınızı bedava olarak dağıtmak çok ise yaramış. Yani bedava dağıttıkça daha çok satıyorlar demekki. Gerçekten bu muhteşem ticari zekayı ayakta alkışlamak lazım.)

Kadir Çelik: Ama o promosyondan daha öte, mecliste bile biliyorsunuz tartışma konusu oldu sizin kitaplarınız.

Adnan Oktar: Maşallah. Eğer şirketin öyle bir bereketi varsa, Allah bereketini arttırsın ne diyeyim ben.

(Tabiki bereketi var, bir tane bedava dağıtınca 2 tane kitap satıyorlar. Onun için ne kadar çok bedava dağıtırlarsa satışları da o kadar artıyor. Tabi bir de internet sitelerinde tüm kitaplara bedava olarak ulaşılabiliyor. İnsanlar internette okuyor ama bu onları tatmin etmiyor anlaşılan. Bir kere de para verip, satın alıp okuyorlar bu muhteşem eserleri.)

Kadir Çelik: Ama onları bedava göndermek için bir kaynak gerekli, bir parasal bir değer çünkü bu.

(Kadir bey, Global Yayıncılığın Adnan beyle veya "arkadaşları"yla maddi veya manevi bir ilişkisi var mı diye bir soru sorsanız nasıl olur? Tabi bir de Harun Yahya eserlerinin kullanıldığı 400 civarında internet sitesinin tamamının Global Yayıncılık'tan Bedri Yılmaz adına kayıtlı olması konusunda da birşeyler sorarsanız fena olmaz.)

Adnan Oktar: Evet.

Kadir Çelik: Kitapları tartıya koysanız herhalde onlarca kilo gelir. Bir tanesinden söz ediyorum.

(Kadir bey abartmayın. Onlarca kiloluk kitap mı olur?)

Adnan Oktar: Maşallah. Onu da yayınevine sormak lazım ben onunla ilgilenmiyorum.

(Adnan bey, siz bu kitapları hiç görmediniz mi? "Onlarca kiloluk kitap nasıl oluyor, yazılar mürekkep yerine altın tozuyla mı yazılmış" diye sormuyorsunuz da maşallah diyorsunuz.)

Kadir Çelik: Sizin ilginiz yok siz sadece yazıyorsunuz?

Adnan Oktar: Ben ücret de almıyorum yazdığım kitaplardan.

(Adnan bey, yazılan kitaptan para kazanmanız için kitabın satılıp yayımcının birşeyler kazanması gerekir ilk önce. Sizin kitaplar genelde bedava olarak dağıtıldığı ve internette zaten herkesin bedava olarak erişimine açık olduğu için bu kitaplara para verip alacak insan sayısı pek fazla olmasa gerek. Yani yayımcı kazanmadan siz nasıl para alacaksınız?

Size bir soru Adnan bey. Bu kitapların basılması ve bedava dağıtılması için Global Yayıncılığa siz veya arkadaşlarınız para veriyor musunuz?)


Devam ediyoruz:
Kadir Çelik: Peki o kitapları siz mi yazıyorsunuz? Yazmadığınız konusunda iddialar var.

(Kadir bey, bu yaptığınız ayıp. Hiç böyle bir soru sorulur mü? Adnan beyin engin bilgi dağarcığını mı sorguluyorsunuz? Adnan beyin kitaplarından anlaşılacağı gibi kendisi bilimin neredeyse her dalında söz söyleyecek bilgiye, rasyonel çıkarımlar yapabilecek zekaya ve analitik düşünce yapısına sahip olduğu görülmektedir. Bakın Ender Helvacıoğlu, Bilim ve Gelecek dergisinin 39. sayısında Adnan beyle ilgili neler söylüyor:
Yaratılış Atlasları incelendiğinde Harun Yahya'nın felsefe, matematik, tarih, ilahiyat gibi alanların; fizik, kimya, astronomi, biyoloji, jeoloji gibi temel doğa bilimlerinin; sosyoloji, antropoloji, arkeoloji, filoloji gibi toplum ve insan bilimlerinin; tıp, genetik ve mühendislik gibi uygulamalı bilimlerin ve bütün bu bilim dallarının alt dallarının, ayrıntı konularda tartışma ve yorum yapabilecek kadar uzmanı olduğu anlaşılıyor. Dünya bugüne kadar bu çapta bir "âlim" görmedi! Harun Yahya her şeyin uzmanıdır.

Örneğin, Harun Yahya, aklınıza gelebilecek bütün canlı türlerinin uzmanıdır. Memeli, sürüngen, kuş, balık, böcek, bitki... hepsinin yapısını en ince ayrıntısına kadar bilir. Görülmemiş bir biyolog, zoolog ve botanikçi olduğu gibi, bunların hepsinin alt dallarında da uzmandır. Moleküler biyoloji, sitoloji (hücre bilimi), histoloji (doku bilimi), fizyoloji, anatomi, embriyoloji, biyokimya, mikrobiyoloji, taksonomi, ekoloji, viroloji, patoloji... aklınıza ne gelirse, hepsinde iddialı yorumlar getirecek, ortaya kuramlar atacak, tüm tartışma konularına nokta koyacak kadar bilgi sahibidir.
Kadir bey gördünüz gibi Adnan beyin ne kadar büyük bir "âlim" olduğunu bilim adamları bile kabul etmişken sizin böyle garip sorular sormanız çok yanlış. Lütfen sorunuzu geri alın ve sıradaki soruya geçin.)


Adnan Oktar: Peki ben diyorum ki, eğer ben yazmıyorsam, bunu yapabilecek dünyada, yüzlerce profesör var, yüzlerce grup var. Herhangi biri çıksın, bu kitapların benzeri bir kitap yazsın. Benim de bu kitapları yazmama gerek kalmaz o zaman.

(Adnan bey, size o kadar methiye düzdüm ama bu dediklerinizi size hiç yakıştıramadım. Ne yani bunlara benzer birşey dünyada yok mu? Amerika'daki ICR (Yaratılış Araştırması Enstitüsü) kuruluşunun yayınları içinde sizin kitaplarınıza "nedense çok benzeyen" kitaplar yok mu?

Adnan bey size önemli bir sorum var. 1992'de BAV tarafından düzenlenen bir konferansa ICR'den çağırdığınız Duane Gish ve John Morris ile nasıl bir ilişkiniz vardır? Size Türkiye'deki evrim karşıtı mücadelenizde yardımcı olacak bilgiler verdiler mi? Duane Gish, Henry Morris ve John Morris gibi Amerika'daki yaratılışçı düşüncenin önde gelenleriyle nasıl bir ilişkiniz var? 1998'de BAV ile ICR'nin ortak olarak düzenlediği uluslararası "The Collapse of the Theory of Evolution: The Fact of Creation" (Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği) temalı konferans için gelen ve kitaplarınızda evrim uzmanı olarak sık sık düşüncelerine yer verdiğiniz Duane Gish ve John Morris size ne tip evrim karşıtı mücadele taktikleri verdiler bu dönemde?

Evrim karşıtı mücadelenizde size destek oldular mı? Kitaplarınızın çok büyük bölümü ICR'nin ve bazı diğer aşırı dinci kuruluşların çıkardığı kitapların Türkçe'ye çevirisi ve eklenen birkaç yorumdan başka birşey mi? Kitaplarınız sıfırdan mı hazırlanıyor yoksa önceden varolan ICR ve benzeri kuruluşlar tarafından çıkarılan kitapların Türkçe'ye çevrilmesi ve birkaç şey eklenip birkaç şey çıkarılmasıyla mı oluşuyor?)


Kadir Çelik: Sizin kitaplarda yazdığınız konularla ilgili bir eğitiminiz var mı?

Adnan Oktar: Her bilgi eğitimle elde edilmez.

Kadir Çelik: Mutlaka ama sizin o kitapların içindeki bilgiler çok derin bilgiyi ve eğitimi gerektiren bilgiler. Yani yüzeysel şeyler değil.

Adnan Oktar: Ama Kuran'da hikmet vardır. Yani bilgi, özü kapsıyan bilgi vardır ve hikmet vardır. O kitaplarda da özü kapsayan bilgi ve hikmet vardır. Yani demagoji yoktur. Bu çok önemli.

Kadir Çelik: Oradaki bazı şeyleri yazabilmek için bir tıp hekimi olmanız gerekir. Bazı hallerde biyoloji bilmeniz gerekir. Bazı hallerde fizik bilmeniz lazım.

(Kadir bey, siz hala nelerle uğraşıyorsunuz? Size yukarda Ender Helvacıoğlu'nun Adnan beyle ilgili görüşlerini aktarmıştım. Ben onları anlatırken uyuya mı kaldınız yoksa?)

Adnan Oktar: Ama onlar alıntı olan eserler. Yani onlar için benim laboratuvara girmeme gerek yok. Laboratuvara girmiş olan insanların hazır bilgisini alıyorum. O hazır bilgiyi kullanıyorum. Onlar dikkat ederseniz hepsi hazır bilgidir.

(ICR ve benzeri kuruluşların kitaplarındaki hazır bilgileri kullandığınızı biliyoruz Adnan bey. Ama hepsi de hazır bilgi değil. Siz de bunlara kendi yorumlarınızı bol bol ekliyorsunuz. Ne de olsa sizin gibi bir "âlim" sadece hazır bilgi ile kitap yazacak değil. Elbette engin bilgi dağarcığınızla bu kitaplara katkıda bulunacaksınız. Bu kadar da mütevazi olmanıza gerek yok.)

Kadir Çelik: Bir de onun dışında etrafınızdaki, yanınızdaki arkadaşlar yazıyorlar mı, onlar size hangi anlamda yardımcı olurlar?

(Kadir bey, 2 dakika önce bu konuya değindim. Çok dikkatsizsiniz. Yoruldunuz heralde. Bakın tekrarlayayım. Amerikan kökenli evrim karşıtlarının çıkardıkları kitapların Türkçe'ye tercüme edilmesi çok kolay bir iş değildir. Aslında işin en önemli kısmı da budur. İşte Adnan beyin yanındaki birçok kişi ona bu konuda yardımcı olmaktadır. Tabi çevirilerinin çok iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. Artık nedendir bilmiyorum ama bazı çevirilerde bazı belirgin yanlışlıklar oluyor. Bazen çeviride yanlışlık oluyor, bazen orjinal metnin bir bölümünde eksilme, bazen de artma oluyor. Neden böyle oluyor bilmiyorum ama arada böyle hatalar yapılıyor çevirilerde.)

Adnan Oktar: Tabi tercümede yardımcı olurlar, yani tercümede bana yardımcı olan insanlar var, bilgi toplamada yardımcı olan arkadaşlarım var tabiki. Ben o hazır bilgileri biraraya getirip, yorumlayıp, detaylandırıyorum ve redaktöre veriyorum. Ondan sonrasına karışmıyorum.

(Adnan bey, ben zaten biraz önce Kadir beye bu tercüme konusunu anlatmıştım. Sizin de ayrıca belirtmenize gerek yoktu. Toplanan bilgilerin yorumlamak ve detaylandırmak elbette sizin en doğal hakkınız. Bilimin birçok dalında engin bilgi sahibi bir "âlim" olarak bilim adamlarının yazılarını yorumlayıp daha da ileri götürerek detaylandırmak zaten ancak sizin yapabileceğiniz birşey.)

Devam ediyoruz:
Kadir Çelik: Niçin müstear isim kullanıyorsunuz?

Adnan Oktar: Bunu bütün yazarlar kullanır.

(Yapmayın Adnan bey. Nasıl herkes kullanıyor? Espri yapmak isteniz heralde. )

Kadir Çelik: Yani kullandılar da, bir nedeni vardır mutlaka. Yani niçin Adnan Oktar değil de Harun Yahya. Harun ve Yahya isimlerinin bir anlamı var mı, özellikle kullanılmasının?

Adnan Oktar: Hayır, hayır.

(Emin misiniz Adnan bey? Son kararınız mı?)

Kadir Çelik: Niçin güldünüz?

Adnan Oktar: Geniş bir şüphecilik olduğu için.

Kadir Çelik: Ama gazeteci şüphecidir.

Adnan Oktar: Tamam bir şey demiyorum. Sizinki çok normal. Ben sadece o anda aldığım bir karar. "Bu kitaplara bir müstear isim bulalım" dedik, "ne diyelim, Harun Yahya diyelim" dedim. Ondan sonra o kaldı o şekliyle.

(Peki Adnan bey, neden İngilizce internet sitenizde "yazar hakkında" bölümünde Harun ve Yahya isimlerinin imansızlığa ve inançsızlığa karşı mücadele vermiş iki peygamberin anısına seçildiği yazıyor?)

Kadir Çelik: Yani Harun ve Yahya isimlerinin bir anlam ifade etmesi....

Adnan Oktar: İki peygamber ismi.
Biraz uzun ama keyifli bir yazı oldu diye düşünüyorum. Bu arada röportajı izlemek isteyenler YouTube sitesinde ilgili videoları bulabilirler.